ÇAĞIMIZIN KAYGILI İNSANI… : MyWeb Portal | Haber | Forum | Rehberlik |

23.05.18  |  10:31

ÇAĞIMIZIN KAYGILI İNSANI…

31 Aralık 2017 Yazan  
Kategori Rehberlik

ÇAĞIMIZIN KAYGILI İNSANI…
Karen Horney, günümüzün insanını böyle tanımlıyor: “Kaygıları nedeniyle davranışları, kişiliği nevrotik özellikler kazanmış kişi!”
İnsanın günümüzdeki kaygıları için öyle çok neden var ki…
Kendimize ilişkin kaygılar, çevremize ilişkin kaygılar, kimi zaman dünyanın gidişine ilişkin kaygılar yakamızı hiç bırakmaz.
Son birkaç ay içinde hepimizi saran “deprem kaygısı” neredeyse gerçek bir ruh sağlığı sorununa dönüştü. Hepimiz birer deprembilimci kesildik, fay hattı nerelerden geçiyor, deprem nerelere yakın, kaç şiddetinde deprem nasıl etkiler gibi sorular açık kaygılara dönüşüyor.
Deprem olayını aşarsak eskisiyle yenisiyle kaygılar gene peşimizde, gene içimizde.
İyi de, hep kaygıyla yaşanmaz. Aslında kaygıyla yaşamak dünyanın en zor işlerinden. Onun için de insanlar “kaygıdan kurtulmanın” yollarını arıyor.
Kaygıdan kurtulmak, bilişsel düzeyde buna uygun bilgi, bilinç, duygu donanımıyla olabilir. Hem akademik zekânın hem de duygusal zekânın bu anlamda eğitilmiş olması “kaygıyı pozitif yaşamaya” dönüştürebilir.
Bunun için “dört adımlı bir strateji” uygulamak gerekiyor:
1. Adım: Kaygıyı tanımak, varlığını bilmek.
2. Adım: Kaygıyı oluşturan olgular, koşullar, kişilerle ilgili olarak değişik seçenekler oluşturmak.
3. Adım: Bu seçenekleri tartarak yapılması gereken iş konusunda karar vermek.
4. Adım: Verilen karar doğrultusunda harekete geçmek ve sorumluluk almak.
Bir deprem tehlikesinden girilecek sınava, çocuğumuzla ilgili
sorundan işimizle ilgili kaygılara kadar uygulamamız gereken yol budur. Ancak her duruma özgü “yapılacak işler programı” elbette farklı olacaktır.
Ama pek çok insan için “kaygıdan kurtulmak” kolay değildir. Bu durumda insanlar kendileri için “kaygının vereceği sıkıntı ve acılardan kurtulma yolları” olarak dört temel yol seçerler. Karen Horney’in üzerinde durduğu dört temel yol şunlardır :

1. Kaygı uyandıran olguyu ussallaştırma:
Çocuğumuzun ateşi çıktığı zaman “kaygılanırız.” Bir yandan da çocukların ateşinin çabuk çıktığını, hemen telaşlanacak bir şey olmadığını biliriz, ama “kaygılanmaktan kendimizi alamayız.” Bu kaygıyı ussallaştırarak (akla uygun duruma getirerek), çocuğumuzun ateşinin yükselmesinin çok kötü bir hastalığın işareti olabileceğini söyler, telaşımıza haklı bir gerekçe buluruz.
Pek çok kaygımızı bu biçimde ussallaştırarak “kaygımızın bizde yaratacağı sıkıntıyı haklı kılmaya” çalışırız.
2. Kaygının varlığını inkâr etmek :
İnsanlar kendilerinde kaygı uyandıran herhangi bir şeyi “inkâr ederek” bu kaygıdan kurtulmaya çalışırlar. İşyerinde herkes için var olan bir “işten çıkarılma” riskinin uyandırdığı kaygıyı, kişi “benim için hiçbir şey yok” diye inkâr ederek uzaklaştırır. Bu biçimde “inkâr ederek kurtulmaya çalıştığımız” pek çok kaygımız vardır. İnsanlar kimi zaman çok yakınlarındaki bir tehlikeyi bile “görmeyi inkâr ederek” kurtulmaya çalışırlar. Alman demokratları da “faşizm tehlikesini görmezden gelerek” kendilerini rahatlatmak istemişler, ancak faşizm gelince kendilerini kurtaramamışlardır.
Burada dikkati çeken bir nokta da, tehlikenin yarattığı kaygı ne denli yüksekse inkâr da o denli şiddetli olmaktadır.

3. Kaygıyı uyuşturma yolları :
Bu yolların başında en çok bilinen “alkol kullanma”, “uyuşturucu kullanma” gelir. Dünyada giderek artan alkol ve uyuşturucu kullanımı “kaygıyı uyuşturma” ile doğrudan bağlantılıdır. Ancak uyuşturma yolları sadece bunlar değildir.
“İşe aşırı düşkünlük” de kaygıyı uyuşturmanın çok uygulanan bir yoludur. Cumartesi pazar günleri de çalışmak, yaz tatili yapmamak, işe aşırı düşkünlük, kaygıyı uyuşturmanın hem de yüksek ödüllü bir yoludur.
Normal dışı uyku uyumak da kaygıyı uyuşturmanın bir yoludur. Burada dikkati çeken, çok uyuduğu halde kişinin kendisini dinlenmiş hissetmemesidir.
Cinsel edimler de kaygıyı uyuşturmanın bir yolu olarak kullanılır. Aşırı cinselliğe düşkünlük, ratsgele cinsel ilişkiler, buna karşın doyumsuzluğu engelleyememek, sinirlilik, bu tutumun kaygıdan kurtulmayla ilgili olduğunu ortaya koyar.

4. Kaygı uyandıran her şeyden kaçınmak :
Toplumda bu konunun sık görülen örnekleri “bende bir şey bulurlar” kaygısıyla gerektiği halde doktora gidememek, diş hekiminden kaçınmaktır. Pek çok insan yapması gereken işleri, duyduğu kaygı nedeniyle yapamaz duruma gelmektedir.
ÇOCUKLARDA KAYGI NEDENLERİ…
Erişkinlerdeki nevrotik davranışların kökeninin ‘çocukluk kaygıları’nda yattığı, en azından bir bölümünün böyle olduğu, kabul edilen bir gerçektir.
Karen Horney, ‘çocukluk döneminin kaygıları’nın büyük ölçüde anne-baba tutumlarından kaynaklandığını belirtmektedir.
‘Kaygı’yı, ‘yapmak istediklerimizle koşullar arasındaki çatışma’dan, ‘dışa vurmak istediklerimizle bunu yapmamak arasındaki çatışmadan’, bir değer grubu arasındaki çatışmadan doğan ‘kaynağı belirsiz sıkıntılı durum ve tutukluk’ diye tanımlayabiliriz. O zaman da bu çatışmaların bizi etkilediği dönemlere ve durumlara bakmamız gerekmektedir.
Karen Horney, bu durumu şöyle açıklıyor:
“Çok sayıda nevrotik insanın çocukluk öykülerini incelerken hepsinde de ortak bölenin, farklı bileşenler içinde aşağıdaki özellikleri gösteren bir çevre olduğunu buldum.
Değişmeyen temel düşman, gerçek bir canayakınlık ve sevecenlik yokluğudur. Bir çocuk sık sık yaralayıcı (travmatik) olarak değerlendirilen – aniden sütten kesme, ara sıra dövme, cinsel deneyimler gibi- bir çok şeye dayanabilir, ancak içten içe sevildiğini ve istendiğini hissettiği sürece. Bir çocuğun sevginin gerçek olmadığını açıkça hissettiğini ve uydurma gösterilerle aptal yerine konamayacağını söylemeye gerek yok. Çocuğun yeterli sıcaklık ve sevecenlik alamamasının ana nedeni, annenin ve babanın kendi nevrozları yüzünden bunu verme yetisinden yoksun olmalarında yatmaktadır. Kendi deneyimlerime göre ‘temel içtenlik yokluğu’ çoğu kez kamufle edilir ve aileler çocuk için en iyisini istediklerini öne sürerler. Eğitim kurumları ve ‘ideal’ bir annenin aşırı vesveseli ya da aşırı özverili tutumu, gelecekteki derin güvensizlik duygularının köşetaşını büyük ölçüde oluşturan bir ortama katkıda bulunan temel etkenlerdir.
Ayrıca, anne-babaların tarafında, çocukta düşmanlık yaratmaktan başka işe yaramayan çeşitli eylemler ya da tutumlar buluruz: Öteki kardeşlerin yeğlenmesi, haksız azarlamalar, aşırı bir ilgiyle küçümseyici reddetme arasındaki önceden kestirilmesi olanaksız değişmeler (tutarsızlık), yerine getirilmiyen vaatler ve bir o kadar önemlisi, çocuğun ihtiyacına yönelik geçici düşüncesizlikten çoğu kez en mantıklı arzularına ısrarlı bir biçimde karşı olmaya, örneğin arkadaşlıklarını bozmaya, bağımsız düşünce çabasını alay konusu etmeye, kendi arayışı içinde sanatsal, atletik ya da mekanik ilgisini yok etmeye dek her türden derece değişmesi gösteren tutumlar. Bütün bunlar, ane-babaların amaçlı olmasa bile sonuç açısından çocuğun iradesini kırma anlamına gelen tutumlardır.
Çocukluk dönemlerinin kaygıları arasında ‘çocuk cinselliğine yönelik yasaklayıcı tutumun’ özel bir önemi olduğunu belirten Karen Horney, çocuklarda çaresizlik, korku, sevgisiz bırakılma ve suçluluk duyguları yaratmanın onları ilerde etkileyeceğini belirtiyor.
Peki, çocuklar hiçbir isteklerinde engellenmemeli mi? Onlara doğru/yanlış tutumları nasıl öğretebileceğiz?
Karen Horney şunu belirtiyor : “Gözlemler, yetişkinler kadar çocukların da büyük ve çok sayıda yoksunluğu, bunların haklı, doğru, gerekli ya da amaçlı olduğuna inanmaları koşuluyla kabul edebileceklerini her türlü kuşkudan uzak bir biçimde gözler önüne sermiştir. Örneğin anne-baba temizlik konusunda kesin bir baskı uygulamaz ve açık ya da gizli bir acımasızlıkla çocuğu zorlamazlarsa çocuk temizlik eğitiminden rahatsız olmaz.
Bir çocuk, genelde sevildiğinden emin olması ve cezanın haklı olduğuna ve onun yaralama ya da küçük düşürme amacıyla yapılmadığına inanması koşuluyla, ara sıra yapılan bir cezalandırmadan rahatsız olmayacaktır.
Görüldüğü gibi, çocuğa karşı gösterilen tutumun biçiminden çok daha önemli olan , tutumun özüdür, amacıdır. Çocuğun, ona gösterilen yaklaşımın özünü ve amacını çok iyi anlayacağından kuşku duyulmamalıdır. Çünkü çocuklar, kendi duyguları ve sezgileriyle kendilerine gösterilen tutumun özündeki niyeti çok iyi anlayabilirler. Onun için de ‘ne yapıldığı’ndan çok ‘neden yapıldığı’ önem kazanmaktadır.
Karen Horney, çocuklardaki, ‘kıskançlık’ uyandıran duyguların da kaygılarda önemli bir rol oynadığını belirtiyor. Kardeş kıskançlığı, yaşıtlar arası rekabetten doğan kıskançlık, anneyi ya da babayı kıskanma gibi kıskançlıklar da zamanında anlaşılması gereken duygulardır.
Çocuğun ‘bağımlı’ olup olmaması ise ailelerin tutumuyla ilgilidir : “Bu, bütünüyle ailelerin çocuklarının eğitimiyle neye ulaşmaya çalıştıklarına bağlıdır ; yani eğitimin bir çocuğu güçlü, cesur, bağımsız, her türlü durumla başa çıkabilecek bir insan yapmak mı, yoksa çocuğa kol kanat germek, onu boyun eğmeci yapmak, yaşamı savsaklamasını sağlamak ya da onu yirmi yaşına kadar ya da daha uzun bir süre için çocuksulaştırmak, çocuk kalmasını sağlamak mı olduğuna bağlıdır.”
Hepimizin en başta bunları bilmesi gerekmiyor mu? (Çağımızın Nevrotik Kişiliği – Karen Horney, Öteki Yayınevi, Çeviren, Selçuk Budak.)
BAŞARIYA GİDEN YOL İÇİMİZDEN GEÇER

‘Başarıya giden yol’ … diye başlayan pek çok öğüt, yol gösterme, belki de öneri vardır. Kimi öğütler ‘çok çalışmayı’ kimi yol göstermeler ‘hedefini doğru seçmeyi’ önerir. Bütün bunlar kendi başına doğrulardır ama gene de ortalıkta çok sayıda başarısız insanın neden bulunduğunu açıklamaz.
Bu konudaki yaygın kanı ‘herkesin başarılı olamayacağı’ ya da başarının kimileri için söz konusu olan bir talih’ olduğu yolundadır ve yanlıştır. Başarı hiç kimsenin tekelinde değildir. Herkes başarılı olabilir. Yineliyorum, herkes başarılı olabilir. Ama ‘başarılı olmanın kuralları’ vardır ve bunları dikkate alanlar başarılı olabilir. Bu bölümde ‘başarıya giden yolları’ göreceğiz, sonra da başarıyı hep birlikte yaşayacağız.
İÇİMİZDEN GEÇEN YOLU GÖREBİLMEK…
Başarı konusunda insanların en büyük yanlışı, bu yolu kendi dışında aramaktır. ‘Başarı’ dendiği zaman insanlar hep kendi dışlarına bakarlar. Başka insanların ‘neyi başarı kabul ettiği ’ ya da ‘başarılı örneklerin kimler olduğu’, başarının sonuçlarının neyle ölçüldüğü gibi ölçütler çok önemli sayılır. Bu yanlışın temel nedeni, insanların böyle bakmaya, böyle görmeye, böyle kabul etmeye alıştırılmalarıdır.
Oysa, her insanın yapısı ayrıdır, beklentileri ayrıdır, kapasitesi ayrıdır, başarılı olacağı alanlar ayrıdır. Bu nedenlerle de karşılaştırmaya dayalı koşullanmalar yanlış sonuçlar doğurur.
Öncelikle bilmeliyiz ki ‘başarıya giden yol içimizden geçer’. Öyleyse önce ‘içimize bakalım ve kendimizi görmeye çalışalım’. Başarı için harekete geçireceğimiz en büyük araç kendimiziz, bunu unutmayalım.

AİLE İÇİ İLETİŞİM …
Aile içi iletişim çok önemli olduğu halde yeterince üzerinde durulmayan bir konudur. Yaygın olarak görülen iletişim biçimi ‘gereksinme iletişimi’ diyebileceğimiz bir durumdur. Bu iletişim modelinde, iletişimi belirleyen etkenler’ günlük gereksinmelerdir’ iletişim kodları da buna uygun sözcük formatlarıdır. “Yemekte ne olduğu?’ ya da ‘telefon faturaları’, ‘çocukların okuldaki durumları’ “günlük olayların kısa notları’, “beklenmeyen olaylar’ kısa konuşmalarla aktarılırken birlikte olunan zamanın çoğunu TV izlemek, TV program yorumları, gündemdeki konuların kısa değerlendirmeleri, ev içi iletişimin mesajları almaktadır. Daha derinlerde yer alan beklenenler, düş kırıklıkları, geleceğe ilişkin duygular, insanlar arasındaki olumlu ya da olumsuz iletiler günlük iletişim içinde kendine yer bulmamakta, bu nedenle de ‘mesajlar örtülmekte’, “duygular sessizce geçiştirilmektedir’.
Aile içi iletişimin düşük yoğunluğu, sığlığı, azlığı giderek insan arası ilişkileri de zayıflatmaktadır.Aile içinde yabancılaşma görülmekte ‘etkin iletişim’ aile dışındaki gruplar arasına kaymaktadır. Baba işyerindeki arkadaş gruplarıyla, anne kadınlar arasındaki gruplarla, çocuklar da arkadaş gruplarıyla etkin iletişim kurmayı yeğlemekte, duygu ve düşüncelerin paylaşımı da ev dışına taşınmaktadır.
Ev içinde zayıflayan iletişim, buna karşın ev dışında canlanan ilişkiler insanlar arasındaki yabancılaşmayı arttırmakta, bu durum da değişen insan davranışlarını farketmeyi engellemektedir. Bu durumun yarattığı doyumsuzluk evdeki bütün bireylerin davranışına yansıyarak ev içi gruplaşmalarına yol açmaktadır. Anne oğul, baba kız ya da çocuklar arası koalisyonla anne babaya karşı cepheleşme eğilimleri ortaya çıkmaktadır. Bu durum, iletişimi büsbütün bozmakta, sosyal rolleri sertleştirmektedir.
Bütün bunların çözümü, ev içinde ‘eşitlikçi, sosyal rolleri arkadaşça yumuşatan, aile disiplinini kimseyi yaralamadan kurup yürüten, anlayışlı, şevkatli, ilkeli bir aile yapısı’nı kurup sürdürebilmektedir. Eşler arasındaki anlayış ve davranış bütünlüğü, iletişimi güçlendirerek çocukların sosyal rollerini benimsemeye yol açar. Böylece aile içindeki iletişim de, aile dışındaki iletişim de doğru bir temele oturmuş olur.
NEDEN VE NASIL DAVRANIRIZ?
İnsanların her davranışı, farkında olalım ya da olmayalım bir amaca yöneliktir. Kimi zaman bunu farkedemeyiz ve ‘neden öyle davrandığımı bilmiyorum’ deriz. Gerçekten de her davranışımızın nedenini bilemeyiz. Ancak, her davranışımızın bir ya da birden çok nedeni vardır. Bu nedenlerin altında da ‘gereksinmelerimizin güdüsü’ vardır. Acıktığımız zaman yiyeceklerin bulunduğu yere doğru gideriz. Bir araca binmek istiyorsak gözümüz yoldaki araçlara ya da duraklara yönelir. Bir şey öğrenmek istiyorsak, soracak birisini, okuyacak bir sayfayı ya da öğretici bir metni ararız. Onun için de her davranışımız için şu iki soruyu kendimize sormayı alışkanlık durumuna getirmeliyiz: Bu davranışı yapmamın amacı ne olabilir? Bu amacın temelinde nasıl bir gereksinmem olabilir? O zaman davranışlarımızı amaçsız olmaktan çıkarıp amacını anlayabiliriz. Unutmayalım ki ‘ gerçekte yapmak istemediğimiz’ bir şey için kırktürlü bahane buluruz da ‘gerçekte yapmak istediğimiz bir şey için’ hiç bir engel tanımayız.
DAVRANIŞLARIMIZ NASIL OLUŞUR?
Davranışlarımızın iki önemli ayağı vardır: Bilişsel ayak ve duygusal ayak. Bilişsel ayak, bir konu hakkında bildiklerimizden oluşur. Duygusal ayak ise, bir konu hakkında hissettiklerimizden oluşur. Davranışlarımız, bu her iki ayak üzerinde geliştiği için, ikisinin de önemi vardır. Örneğin, ‘internetten bilgi almak’ konusunda, bildiklerim ‘bu konunun hızlı ve her yere ulaşan bilgi alma yolu’ olarak olumludur. Ancak, hissettiklerim, ‘ya yapamazsam?’ biçiminde bir korku olursa, internet konusunda isteksiz bir davranış ortaya çıkar. Bu davranış, özellikle eski alışkanlıklarını bırakıp yeni alışkanlıklar kazanmak zorunda kalan eski kuşaklar için söz konusu olmuş, buna karşı önlemler aranmıştır. Beslenme biçiminde diyet yapan birisi için şöyle bir davranış örneği verilebilir: ‘Şimdi şu yiyecekleri yememem gerekiyor, bunlar diyet listemde yok’. Ama, aynı zamanda ‘canım da şunları yemeyi çok istiyor’ gibi güçlü bir istek duyabilir. Bu durumda ortaya ya ‘ biraz yersem bir şey olmaz’ gibi ortalama bir davranış çıkar, ya da ‘ bu isteğimi bastırıp diyetimi sürdüreyim’ diyen bir kaçınma davranışı görülür. Onun için de, ‘çok istekle yaptığımız’, ‘isteksiz yaptığımız’, ‘yapmaktan kaçındığımız’ davranışlarda ‘bilişsel ayağımız’ ile ‘duygusal ayağımız’ ın neler söylediğine kulak verirsek, ayaklarımızın uyumunu ya da uyumsuzluğunu daha iyi anlarız.
BİRBİRİMİZİ NEDEN ANLAMAYIZ?
Bu sorunun sade bir yanıtı vardır: ‘anlamak istemediğimiz için’. Peki neden ‘anlamak istemeyiz’. Bu sorunun yanıtı da çoğunlukla o kişi ya da o konu hakkında bir önyargımız vardır. ‘Kişinin ne söyleyeceğini ya da neden söyleyeceğini’ bildiğimiz konusundaki eski deneylerimiz bizde bir önyargı oluşturmuştur. Bu da, bizim dinlememizi engeller. Dinliyormuş gibi yapar ama aslında dinlemeyiz. Bu durum en çok ev içindeki bireylerin birbirleri ile olan ilişkilerinde, işyerlerindeki ilişkilerde, kitle iletişim araçlarına karşı olan tutumlarımızda görülür. Bu önyargıların temelindeki önemli yanlış ise, ‘durumun değişmezliğine ilişkin bir genelleme’dir. ‘O hep böyle yapar’, ‘onun ne diyeceği bellidir’ ya da ‘şimdi gene şunu isteyecektir’ gibi önyargılı tutumlar birbirimizi anlamayı engeller, bu yüzden de birbirimizi anlama özürlüsü durumuna düşeriz.
EMPATİK DİNLEME NE DEMEKTİR?
Karşımızdakini dinleme biçimlerimiz çok çeşitlidir. Bu çeşitleri tanımlayan deyimler dilimizde yer almıştır. ‘Can kulağı ile dinlemek’, empatik dinlemenin tanımıdır. ‘Can kulağı’, yüreğimizin, gönlümüzün kulağıdır ve ‘anlamak için dinlediğimizi’ belirtir. Empatik dinleme; kendimizi onun yerine koyarak dinleme, anlamak için dinleme demektir ve iletişimin çok değerli bir anahtar davranışıdır. Empatik dinlemeyi bilen ve uygulayan birisi, karşısındaki ile iletişim kurmadan en önemli basamağı başarıyla çıkmış demektir. Arapların güzel bir sözü vardır: ‘Yürekten çıkan söz yüreğe ulaşır, ağızdan çıkan söz kulakta kalır’ derler. Bizde de ‘kulak arkasına atmak’ deyimi, söylenenlere hiç önem vermeden dinlemek anlamına gelir. ‘Sen onu külahıma anlat’ deyimi de, söylenenlere inanılmadığını belirtir. İletişim kurmak için mutlaka birbirimizi ‘empatik dinleme’ ile dinlemeyi başarmalıyız. Bunun yolu da ‘karşımızdakini anlamak için dinlemenin içtenliği’nden geçer. İçten olalım, yeter.
SORU SORMAK.
Büyük bir bilim adamına, yetişmesindeki en büyük etkenlerin neler olduğunu sormuşlar. Bilim adamı, “Annem,” demiş. “Annem, okuldan döndüğüm her gün, ‘ Bugün güzel bir soru sordun mu?’ derdi. Beni yetiştiren en önemli etken budur.”
Soru sormak zekanın işlerliğidir.
Eğer soru sormayı durdurursanız, soru sormaya izin vermezseniz o ortamda zeka işlerlik kazanamaz, kişilik gelişemez.
Sorusu olmayan, hep yanıtı olan olan bir kültür geri kalmış kültürdür.
Otokrasinin hep yanıtı vardır, sorusu yoktur.
Demokrasinin hep sorusu vardır, yanıtı araştırmadır.
Çocuklar çok soru sorarlar. 3-4 yaşından başlayarak bıktırıncaya kadar soru sorarlar. Dünyayı keşfetmek, olan biteni anlamak canlı algılarının hedefidir. Algılarıyla zenginleşen dikkatleri belleklerini oluşturur, sonra da, “Neden öyle olmuş?”, “Bu niçin böyle?” diye muhakeme temelini ararlar. Onları yanıtlamazsanız, araştırmazsanız, susturursanız, durdurursanız bir süre sonra gerçekten susarlar, susmanın rahat etmek olduğunu öğrenirler.
Siz rahat edersiniz, çocuğun zekası da engellenmeyi öğrenir.
Soru sormak basit bir zihinsel işlem değildir.
Soru sormak; 1- Cesaret, 2-Merak, 3- Kararlılık, 4- Sonucu göğüsleyen bir direnç gerektirir.
Eğer bütün bunlara sahip değilseniz, soru soramazsınız, yapacağınız iş de yanıtları dinlemek olur.
Bizler neleri merak ederiz, sorarız?
Bilgisayarların yeni bulunduğu döneme ilişkin bir anekdot vardı: Bütün milletlerin temsilcileri bilgisayarın karşısına geçmişler, soru soruyorlar. Bilgisayar da kısa ve yoğun bir işlemden sonra soruyu yanıtlıyor. Bizim temsilcimize sıra gelince sorusunu soruyor: “Ne var, ne yok?” Bilgisayardan bir süre işlem yapıldığına ilişkin sesler geliyor ama bir türlü yanıt gelmiyor, sonunda elektrik şerareleri ve dumanlar içinde kalan gereç iflas bayrağını çekiyor.
Gerçekten, ne demektir. “Ne var, ne yok?”
Bu aslında bir soru değildir, bir dolgu konuşmadır.
Karşılaştığımız zaman birbirimize sorduğumuz soruların çoğu da basmakalıptır ve anlamsızdır.
Ne yapıyorsun? (Anlamsız bir sorudur, soruyu soran karşısındakinin ne yaptığını çok iyi bilmektedir).
Nasıl gidiyor? (bu sorunun da belirgin bir hedefi yoktur, öyle laf olsun diye sorulmuştur, karşısındaki de belirsiz bir el işareti yaparak “ne olsun” gibi, “idare eder” gibi doğru yanıtlar verir.
İşler ne alemde? (Bu soruyla da hangi işlerin kastedildiği belli değildir, öyle sorulmuştur. Yanıt da aynı yüzeysellikte olur).
Sorduğumuz sorular genel olarak kişiseldir ya da kişilerin özel hayatlarına duyulan merakın ürünüdür.
Birisiyle karşılaşıldığı zaman sorulan “Nerelisin?”, “Kimlerdensin?”, “Ne iş yaparsın?”, “Nerede oturuyorsun?”, “Evli misin?”, “Çocuk var mı?”, “Çocuklar iyi okuyor mu?” gibi soruların tümü de güvenlik soruşturmasıdır. Bu sorularla karşısındakinin güvenilir olup olmadığı araştırılır.
Çevreyle ilgili sorular da kişilerin ne yapıp yapmadığı, ne alıp almadığı, nerelere sahip olduğu türünden dedikodu sınıfına giren merak sorularıdır.
Çocuklara sorulan sorular da sığlığın ve çocuklara değer vermemenin göstergesi değil midir?
-Anneni mi seviyorsun, babanı mı?
-Bizim çocuğumuz olur musun?
-Kazağını bana verir misin?
Çocuk biraz büyükse “okulu ve dersleri” sorulur.
Bu soru tipleri gerçekte “soran bir ilgi”yi göstermez.
Bilimle, kültürle, sanatla ilgili merak soruları ancak bu konularla gerçekten ilgili olanların bir bölümünde görülür. O çevrelerin de önemli bir bölümünün soruları değil, başkalarına aktarılması gereken yanıtları vardır.
Soru sormayı eğitiminize koyabildiğiniz zaman eğitiminiz başlamış olacaktır.
Soru sormayı kültürünüze sindirdiğiniz zaman uygarlık yoluna girmiş olacaksınız.
İyi bir sorunuz var mı?
Gençlerde Şiddet…
Kartal Endüstri Meslek Lisesi’nde bir öğrencinin silahla okula gelerek sınıfa girmesi, sevdiği bir kız öğrenciyi zorla çıkarmak isterken bir öğretmeni vurarak öldürmesi, sevdiği kızı da ağır yaralaması, dikkatleri “gençlerdeki şiddet olayları”na çekti.
Oysa, uzun bir süre içinde okullarda kız yüzünden çıktığı bildirilen grup kavgaları, gen okullarda öğrencilerden haraç alan öğrenci çeteleri, futbol maçları sırasında hiç bitmeyen taraftar çatışmaları “gençlerdeki şiddet olgusu”nun göstergeleridir.
Gençlik dünyada da bizde de giderek tepkilerini şiddet yoluyla açıklamaktadır. Nedenlerine gelince:
• Dünya hızla değişmektedir. 20. Yüzyıldan 21.
Yüzyıla geçerken en hızlı değişen, “yerleşik değer yargılarıdır”. Artık “doğal” olan yerini “yapay”a bırakmaktadır. “Gerçek” yerini “sanal”a bırakmakta, “asıl”da yerini “imge”ye bırakarak gözden yitmektedir. Biyoteknoloji, genlerle oynayarak yapayı, telekomünikasyon “sanal dünyayı”, medyatik kültür de “imge-imaj”ı yaratmıştır. Bütün değer yargıları hızla değişmekte, insanlar bu hızlı değişime ayak uydurmakta çok zorlanmaktadır. Bu değişimden en çok etkilenen de gençlerdir. Çünkü, neyin nereye nasıl gittiğini anlamakta güçlük çekmektedirler. O nedenle de, geçmişin bildikleri değerlerine daha çok sarılmakta, bu değerlerdeki “değişmezliği” benimsemektedirler. Gençlerin din değerlerine, milliyetçilik değerlerine, geleneksel değerlere daha çok önem vermeleri, bu hızlı değişimin yarattığı kimlik bunalımından kurtulma özlemlerindendir.
• Gençlik, gelişim evresinin özelliği nedeniyle
sabırsızdır. Önündeki yılları beklemeye değil, gerekirse zorla değiştirerek isteklerini gerçekleştirmeye yatkındır. Bu yaklaşım, şiddeti, davranışın gerekli, hatta zorunlu bir özelliği olarak kabul etmelerine yol açmaktadır.
• Engellenme, insanda şiddetin kaynaklarından
birisidir. Küçük bir çocuk bile, istediği bir şeyden engellenirse, şiddete başvurur. Ağlar, bağırır, çevresini dağıtır, çevresindekilere, özellikle de isteğini yapmayanlara vurur, bağırır, şiddet gösterir. Gençler de yetişkinler de engellendikleri zaman şiddete başvurma eğilimi gösterirler. Bir engeli aşmanın şiddet yoluyla değil de, uzunca da olsa şiddet dışı yöntemlerle daha kolay olacağını öğrenmeleri için eğitim ve deneyim gereklidir. Bu da eğitim ve deneyim kazanamamış gençlerde eksik olduğu için böyle gençler şiddet yolunu yeğler.
• Yoksunluk da, şiddetin kaynaklarından önemli
birisidir.İstediği şeylerden sürekli olarak yoksun kalan insanlar, başka bir çareleri kalmadığından şiddet kullanmayı bir yol olarak görürler.
• Temelinde engellenme ve yoksunluk bulunan
“umutsuzluk” şiddete başvurmanın bir nedeni olur. İnsanlar kendilerini başka türlü açıklamaktan umutlarını kestiği zaman şiddete başvurmaya hazır duruma gelirler. Burada, doğru noktayı zamanında kestirebilmek çok önemlidir.
• Toplumdaki şiddet modelleri de öğreticidir. Küçük
Çocuklar hem evlerinde ve çevrelerinde şiddet sahneleri görüp yaşadıkları zaman hem de toplumda şiddet kullanmanın üstünlük sağladığını örnekleriyle gördükleri zaman, şiddet kullanmaya hazır bir duruma gelirler.
Şimdi, bütün bu etkenlerin birlikte bulunduğu koşullar içindeki genç insanları düşünelim. Değişime ayak uydurmakta zorlanan, değişimin kendisine bir çıkış yolu göstermediği, eşitsizlik ve içinde yaşadığı koşullar nedeniyle engellendiğini, yoksun bırakıldığını düşünen, toplumda da şiddetin ödüllendirildiğini gören bir genç, “şiddete neden başvurmasın?” Kendisine haksızlık yapıldığı duygusuyla yanıp kavrulan genç insan, şiddetini göstermek için neden bir fırsat aramasın?
İşte maçlar bu fırsatlardır.
Okulda bir grup olarak hareket etmek bu fırsatları yaratır.
Bir kızı sevmek böyle bir hareketin nedeni sayılır.
Kırık not almak, öğretmene saldırmak için bir neden kabul edilir.
Sonuçlara değil, nedenlere bakarak çözüm aranmalıdır. Okullarda etkin rehberlik ve psikolojik danışmanlık
servisleri kurulmalıdır. Bu servisler, İngilizce eğitiminden daha önemlidir ve önceliklidir. Kabul edebilir misiniz?
• “Doğalı”, “gerçeği” ve “asılı” yeniden bireysel ve
toplumsal değerlerin temeli yapmayı düşünür müsünüz?
• Gençleri toplumun bütün alanlarına etkin biçimde
katarak onların kendilerini açıklamalarına olanak sağlayabilir misiniz? (Kartal’daki olaydan sonra Ali Kırca’nın yönettiği Siyaset Meydanı’nda konuyu açıklayan bir öğrencinin söyledikleri buna örnektir.)
• Engellemeleri, yoksunlukları ortadan kaldıracak bir
toplumsal sistemle yaşamanın “en doğru yönetim biçimi” olduğunu kabul edebilir misiniz?
• İnsanlardaki “haksızlığa uğradığı” duygusunu
gidermenin toplumsal yollarını düşünür ve uygular mısınız?
Bunları yapamazsanız (ki bu niyetleri görmüyoruz)
işiniz zordur ve gençlerin şiddete kaymaları daha da artacaktır. Nedenleri doğru anlarsanız geleceği öngörebilirsiniz. Çocukları Tanıyor musunuz?
Newsweek dergisinin 10 Mayıs’99 tarihli sayısının kapağındaki soru buydu. Amerikan toplumuna sorulan bu soru, “ana babaların çocuklarını ne denli tanıdığını” sorguluyordu. Amerika’da yaşanan şiddet olaylarını yaratan çocukların anne babaları, “onların böyle bir şey yapacaklarının akıllarının ucundan geçmediğini” söylemişlerdi. Pek çok anne baba için de durum hemen hemen aynıdır: “Benim çocuğum mu yapmış? Olamaz böyle şey. Benim çocuğum bunu yapmış olamaz.”
Ergenlerin sorunlarının çoğu kez ortaya çıkan bir olayla patlak verdiğini açıklayan araştırmalar, anne babaların önce bir şok yaşadıklarını da belirtiyor. O zaman da yukarıdaki sorunun önemi çok büyük: “Çocuklarınızı tanıyor musunuz? Ne ölçüde tanıyorsunuz? İç dünyalarını biliyor musunuz? Sizinle paylaştığı şeyleri var mı? Çocuğunuzun arkadaşlarıyla neler konuştuğunu merak ediyor musunuz? Çocuğunuzla arkadaş mısınız?
Bunu sorduğum her anne babanın önce tepkiyle karşılayıp, “Bilmez olur muyum, elbette tanırım, o benim çocuğum” dedikten sonra düşünmeye başladığını gördüm. Bir süre sonra “Tanıdığımı sanıyorum, ama belki de tam olarak tanımıyorum” dediklerini duydum. Hepimiz “çocuklarımızı tanıdığımızı” sanırız, ama nelerini tanırız, nelerini biliriz? Bir anne, çocuğunun hangi yemekleri sevdiğini, hangilerini sevmediğini çok iyi bilir de “çocuğunun hayal kırıklıklarını” bilir mi? Bir baba, çocuğunun okuldaki derslerinin hangilerinde daha başarılı olduğunu bilir, ama gelecekten neler beklediğini bilir mi?
“Çocuklarımızın nelerini bildiğimizi” şöyle aklımızdan bir bir geçirirsek, “tutkularını, özlemlerini, korkularını, kaygılarını, kendisi hakkında neler hissettiğini” bilip bilmediğimizi sorgulayabiliriz. Böyle bir sorgulamayı gerçekten içtenlikle yaptığımız zaman, gerçekte çocuğumuzun iç dünyasındaki çok az şeyi bildiğimizi hayretle görürüz.
Aslında “kendimizi yeterince tanıyıp tanımadığımızı” sorduğumuz zaman da bizi çok şaşırtan sonuçlara varabiliriz.
Bu durumun çok önemli nedenleri var. Özetle görürsek:
• Yeni teknolojilerve eğlence endüstrisi aile yapısını
Değiştiriyor, ergen çağındaki gençler daha çok yalnızlık içinde kalıyor. Evlerimizdeki televizyonlar, radyolar, bilgisayarlar, İnternet, giderek “evdeki konuşma ortamı”nı kaldırıyor, bunun yerini, herkesin kendi algısına, kendi değerlendirmesine dayalı “tekil uğraşlar” alıyor. Bu durumun giderek artan oranda “yalnızlaşma”ya, “birbirine yabancılaşma”ya yol açtığı görülmektedir. Artık bir ev içindeki insanlar birbiriyle ancak günlük gereksinmeler için konuşmakta, duygu ve düşünce paylaşımı ortadan kalkmakta, böylece ortak yaşam değerleri de silinmektedir.
• İletişim ve bilgi teknolojilerinin, yaygınlaşması
yanında “pazar ekonomisi değerlerini” oluşturmakta yaygın biçimde kullanılması da sosyal değerlerde büyük bir değişime yol açmaktadır. Bu durum “çocuklar üzerindeki aile etkisini azaltmakta”, çevre etkisini arttırmaktadır. Bu çevre etkisinin de başında “yaşıtların etkisi” gelmektedir. Pazar ekonomisi değerleri ise “marka düşkünlüğü” ile, “moda ilgiler”i uyarmakla, “araba tutkunluğu” ile, “iyi yaşamayı harcanan para miktarı”yla ölçmeyle kendini göstermektedir. Bunların ruhsal ve sosyal doyum sağlayacak ölçüde elde edilememesi şiddet davranışları için altyapı oluşturmaktadır.
• Gençlerin “özdeşleşim modelleri” büyük ölçüde
değişmektedir. Toplumların olumlu örnekleri olan “bilim öncüleri”, “büyük sanatçılar”, “adalet savaşçıları”, “güçlü politik liderler” artık özdeşleşim örnekleri olmamakta, yeni örnekler “çıkar dünyasının”, “şiddet ortamlarının”, “hızlı zenginlerin” içinde aranmaktadır.
• Gençlerin sosyal değerlerini, inançlarını çevreleri
oluşturmaktadır. Bu yeni çevre de “yakın arkadaşlar”, “İnternet’ten bulunan gruplar”, TV ve sinemanın imajları olmaktadır. Buralardan gelen yoğun etkiler gençlerin “yeni sosyal değerleri”ni oluşturmaktadır. Bu değerlerle ailelerin geçmişten gelen değerleri arasındaki fark çok büyümektedir.
Geçmişten gelen “arkadaşlık, dostluk, dayanışma” değerleri, günümüzün “rekabetçi yarışma ortamı”nda yitip gitmekte, yerini, ne yolla olursa olsun “üstün olma” değeri almaktadır. Gene “dürüst olma, hak ettiğini kazanma, kendi kazandığına sahip olma” değerleri de değişmekte, “ne yolla olursa olsun, kimin olursa olsun sahip çıkma” düşüncesi yeni fırsatçı yaklaşımın değeri olarak ortaya çıkmaktadır.
Bütün bu etkenler birlikte düşünüldüğü zaman, yalnızlık duygusu, bunu gidermek için sanal dünyadan arkadaş bulma isteği (ve kolaylığı), bu yolla aktarılan yeni dünya düzeni değerleri, 12-19 yaş arası gençlerini büyük ölçüde değiştirmektedir.
Peki, durum gerçekten de böyle, ama biz ne yapabiliriz? Bu konuyu da başka bir yazımızda ele alalım.
Hepsi bu.
Öğretmenler (I)…
14. TÜYAP Kitap Fuarı’nın görünmeyen kahramanlarının “öğretmenler” olduğunu düşünüyorum. Birçok okulun edebiyat öğretmenleri, psikoloji-felsefe öğretmenleri, rehber öğretmenleri, ilkokul öğretmenleri, yuva öğretmenleri, öğrencilerini kitapların arasında gezdirirken büyük bir işlevi yerine getiriyorlardı. Her yaşın çocukları, gençleri standları cıvıl cıvıl gezerlerken kitapların dünyasıyla karşılaşmanın değişik heyecanını yaşıyorlardı. Bu heyecanın ileriye kalacak olumlu etkileri vardı. Kitap kapaklarının renkleri, biçimleri, kâğıdın yoğunluğu, mürekkebin kokusu binlerce yıllık insan serüvenini akıllara taşıyacaktır.
“Öğretmenler” okullarından başlayan sıkıntıları aşarak, kentin güç ulaşımını göğüsleyerek öğrencilerini kitapla buluşturdukları zaman belki de müfredat programlarında yazılı olmayan en önemli görevlerini yapıyorlardı. Çeşitli standlarda kitaplarını imzalamak için bulunan yazarlar, çizerler de bana göre çok önemli bir işlevi yerine getirdiler. Kimi zaman sıkıcı da olsa bir tek okurla bile karşılaşmanın, o heyecanlı buluşmanın elektriği, geleceği kurmanın alçakgönüllü tuğlaları sayılmalıdır. Belki ilerideki yıllarda sembolik bir Şekspir’le, bir Platon’la karşılaşma olanağı bile olacaktır. Belki de ileride “Kitap Fuarı” sadece kitapların sergilendiği bir yer olmaktan çıkacak, kitabın binlerce yıllık serüvenine tanıklık eden bir gösteriye dönüşecektir. Bunları da düşünmek gerekiyor.
Endüstri toplumu olmanın getirdiği bir özellik de”matematik ve fen bilimleri”nin sosyal bilimlere, kültüre ve dil bilimine daha üstün sayılması oldu. Endüstrinin daha çok mühendis, daha çok teknik uzman gereksinmesi bir “teknik bilimler üstünlüğü” yarattı. Öğrencilerin anadillerini ne ölçüde bildiği, ne ölçüde yazma gücü olduğu, ne ölçüde güzel konuşma öğrndiği “teknik bilimler üstünlüğü”nün altında önemini yitirmiş göründü.
Öğrencilerin güzel konuşma yetileri, bir yazıyı doğru okuma güçleri sadece törenlerde anımsanır oldu. Matematik ve fen derslerinin prestiji yükselirken edebiyat dersleri, kültür dersleri pek de önemsenmemeye başladı. Hele müzik gibi, resim gibi estetik eğitimi veren alanlar, spor gibi gelişim alanları, olsa da olur olmasa da kategorisinde görülmeye başlandı. Oysa, eğitim felsefesinde bu tutum temel bir yanlışa işaret etmektedir. Kendi anadilini yeterince bilmeyen kişi başka bir dili de yeterince öğrenemez, yeterince kullanamaz. Kendi anadil eğitimini başarıyla almayan bir öğrencinin kişilik gelişimi de eksik kalır, düşünce eğitimi yapılamaz. Çünkü insanlar önce kendi anadilinde düşünmeyi öğrenir, yazmanın inceliklerini öğrenir. Estetik alandaki eğitim, sadece duyguların değil, zekânın gelişimi için de en önemli destektir. Kültür eğitimi veren sosyal bilimlerin öneminin bilinmemesi, geniş bir düşünce ve anlayış ufkunun açılamamasıyla sonuçlanır. Felsefeyi bilmeden matematik öğrenmek sonuçta canlı bir hesap makinası yaratır.
Hele de çağımızın önemli bir değişimi olan “iletişim alanındaki gelişim”, bu gelişime bağlı meslekler, sosyal bilimlerin, anadil eğitiminin, iletişim kurma eğitiminin zorunlu olduğunu göstermektedir. Geleceğin teknik eğitiminin de sosyal bilimlerle, iletişim bilimleriyle, felsefe ve psikoloji eğitimiyle yeni bir modele dönüşeceğinin ipuçları vardır. Artık sadece bir alanın bir noktasında uzmanlaşmış kişilere değil, kişiliği gelişmiş, yaptığı işin tümünü kavrayabilen, yaptığı işi ilgili bütün alanlarla entegre edebilen kişilere gereksinme vardır. Bilgi toplumundaki bütün uzmanlık alanları, “bilgiyi işleyebilen, bilgiyi kullanabilen, bilgiyi üretebilen” yeni bir uzman tipini isteyecektir. Giderek, klasik “uzman” tipi de “çok yönlü koordinatör” tipine dönüşecektir. Bu değişimi bugünden görerek, otuz yıl öncesinden pek farkı olmayan eğitim sistemini sürdürmek yerine, geleceğin eğitimini tartışarak, yapılacakları planlamak zorunludur.
“Kitap Fuarı”, kitapların okurlarla buluşmasından da öte, insan kişiliğinin gelişmesi için temel kaynak olan “insan duygusuve düşüncesi”nin daha etkin olarak nasıl iletilebileceği konusunda da yeni arayışları harekete getirmektedir.
Öğretmenleri; duyarlı, düşünen, çaba harcayan, geliştirici öğretmenleri yeniden kutluyorum. Bütün okurları heyecanla kutluyorum. Yazarları, yayımcıları, kitabevlerini yeniden kutluyorum.
Doğru bir gelecek hep birlikte kurulacaktır.
Öğretmenler (II)…
İnsan yetiştirme sanatının ustaları. Bir çocuğun sonsuz merakını renk renk alanlarda işlerken sanatçı olduğunu fark edenler. Zekânın ve duyarlılığın çorak topraklarda nasıl işlenmeden akıp gittiğini görmenin acısını yaşayanlar. Bir insana bir dönemde emek vermenin hazzını, sonradan bir an olsun yeniden anılmasıyla yaşayanlar.
İnsan yetiştirme sanatının ustaları.
İnsanın nasıl geliştiğine tanık olanlar.
İnsanın sevincine, acısına ortak olanlar.
Öğretmenler… Yaşam ustaları…

Dünyayı değiştirmekle kendi değişmeleri arasında en çok onlar sıkıştı.
Sahip oldukları değerleri yitirmemek için en ağır bedel ödeyenler onlar oldu. İşlerini, ustalıklarını, uzmanlıklarını, değiştirilen yaşam değerlerine teslim etmemek için direndiler.
İnsanı değersizlik düzenine teslim etmemek için direndiler.
Ağır bedeller ödediler.
Ödemeye devam ediyorlar.
Siyasal iktidarlar en çok onlarla uğraştı, uğraşıyor da.
Düzene kafa tutanları da oldu, düzene uyanları da.
Umutsuzluğa düştükleri oldu.
Umutlarını tazeledikleri oldu.
Ama, bildikleri işi yapmaktan vazgeçmediler.
İnsan yetiştirme sanatını ustalığını sürdürdüler.
Onlar, dünyayı değiştiriyor.
Şimdi, öğretmenleri yeni bir görev bekliyor.
Şimdi, değişme sırası onlarda.
Onlar artık ezberci eğitimin kale nöbetçileri olmayacak.
Onlar artık “düşünen insanlar” yetiştirecekler.
Bilginin hamallarını değil, bilginin işlem ustalarını yetiştirecekler.
Dünyayı güzelleştirmenin yolunu bir kez daha öğretmenler açacak.
Bakmayı bilen, görmeyi bilen, düşünmeyi bilen, eleştiren, tartışan, konuşan, dinleyen, özgür düşünceli, eşitlikçi, paylaşımcı insanlar yetiştirecekler.
Artık, bu hedefler için de mücadele edecekler.
Çünkü, gelecekte var olmanın yolu bu eğitimden geçiyor.
Ezberci eğitimin yerini eleştirel düşünce eğitimi alacak.
Bu aşamanın yerini de “yaratıcı eğitim” alacak.
Bilimle sanat, sanatla kültür iç içe eğitimin örgüsünü dokuyacak.
Matematik kadar, müzik de, fizik kadar resim de önem taşıyacak.
Bilen insan, düşünen insan, yaratan insan olacak.
Öğretmenler dünyayı yeniden yaratacak.
Bunun için de bir kez daha kendilerini değiştirecekler.
“Fikir hür, vicdanı hür, irfanı hür” insanlar yetiştirmek için mücadele edecekler.
İnsanlık değerlerini Cumhuriyet’le geleceğe taşımak için.
Onlar, yaşam ustaları.
Kendi hakları için de örgütlü mücadele edecekler.
Tek tek, kendilerini kurtarmak için değil.
Küçük grupçuklarla başlarının çaresine bakmak için değil.
Birleşerek, haklı davalarının ortak gücüyle büyüyerek mücadele edecekler.
Salt özlük hakları mücadelesi değil.
Eğitim koşullarını düzeltmek için..
Eğitim yöntemlerini değiştirmek için..
Eğitim yönetimine katılmak için..
Öğrencileri de eğitime ortak etmek için..
Türkiye’nin geleceği için..
Mücadele edecekler.
Eğer onlar bu mücadeleyi kazanamazlarsa,
Yenilgi onların değil, bütün toplumun olacaktır,
Yitirilen de gelecek olacaktır…
Doğaya Düşman Olunca…
İlk düşünürler doğayı, bu arada insanı da yaratan temel ilkelerin hava, toprak, su, ateş olduğunu düşünmüşlerdir. Kimine göre hava daha önemlidir, kimine göre su. Ama doğanın bu dört canlı varlığı, içindeki, üzerindeki canlıları yaratmış, onları besleyip büyütmüş, korumuştur. İnsanoğlu da havayı solumuş, topraktan çıkan besinlerle yaşamış, sudan gelen her nimetten yararlanmıştır. Ateş de değiştirici özelliğiyle yenileşmelere neden olmuştur.
İnsanın doğayla başlayan dostluğu ne yazık ki böyle sürmedi. İnsanın açgözlülüğü, nerde başlayıp nerde bittiğini kestiremediği hırsı onu doğayı yağmalamaya itti. İnsan türünün en ilkel, en açgözlü, sonunu göremez gruplarının yaşadığı yerler doğanın en çok tahrip olduğu yerler oldu. Gelişmiş toplumların insanları, daha çok kazanç uğruna doğayı mahvetmekten çekinmediler. Dünyanın akciğerleri olan “yağmur ormanları” kesilerek sığır otlaklarına çevrildi. Bu sığırların etleri hamburger köftesi ile bonfileler için gerekliydi. Ormanlardan kereste elde edilmesi için kesilen ağaçlar, daha sonra sellere, toprak erozyonuna, kuraklığa, açlığa yol açacaktı ama.. aldıran olmadı. Hava tabakaları gene daha çok kazanmak için üretilip gönderilen gazlarla dengesini yitirdi, ozon tabakası delindi. Dünya ısınmaya başladı, kuraklık ve açlık tehlikesi arttı. Seller dünyanın her tarafında zararlara yol açtı; ölenler,evsiz kalanlar bu durumun kurbanları oldular.
Türkiye’de nelerin olup bittiği de gözlerimizin önünde.
Ormanlar ya yakılıyor ya kesilerek yok ediliyor. Hepsini teröre bağlamadan önce kendi insanımızın yaptıklarını da unutmayalım. Terör de kendi payına düşeni yapıyor. TEMA Vakfı çırpınıyor, erozyonla kaybettiğimiz toprağın her yıl bir Kıbrıs’a eşit olduğunu açıklıyor. Erozyon, toprağın ölümü demek. Toprağın en verimli üst tabakasını kaybetmek, oradan alınacak ekinin artık alınmaması demek. Bu da tarım ürünlerinin artık dışarıdan alınmasının nedenini açıklıyor. Zeytinlikleri sökerek oteller yapmak, bağları sökerek otomotiv endüstrisi kurmak, dağı taşı otelle motelle doldurmak, bizim doğayla pek barışık olmadığımızı ortaya koyuyor. İte kaka yapmaya çalıştığımız turizmde nelerin istendiğini anlamaya çalışmayan, “deniz-güneş-kum” üçgeninde tutmaya çalıştığımız dünya gezginleri kendi ülkesinde beton yığınaklarından kaçıyor. Biz onlara gene betonlar göstermeye çabalıyoruz. Kirlettiğimiz denizler, sanayi atıklarını doldurduğumuz ırmaklar hem çevrelerini kirletiyor hem de bitki ve kuş çeşitlerini yaşatmıyor.
Toprağı, havayı, suyu kirlettikten sonra gelen ateş de yangınlarla gerisini çözümlüyor. İlk düşünürlerin “yaratılışın başı” olarak düşündükleri dört öğeyi sonradan gelen insanlar “yokoluşun sonu” na çevirmeyi başardılar. Şimdi tufan gibi gelen sellere bahaneler arıyoruz, evlere dolan suları boşaltmaya çalışıyoruz, sele kapılıp giden otolardaki insanları kurtarmaya çalışıyoruz.
Su yataklarına ev yapanlar, insanlar. “Buraya ev yapılamaz” denince kazma kürekle saldıranlar, insanlar. “Ne yapsınlar ki” kolaylığına kaçmadan her şeyi büyük bir plan içinde göremezseniz, günübirlik yaşarsınız. İstanbul 15 milyon insanı barındıramaz. Sel yatağına da ev yapacaksınız, çöp yığınının kıyısına da. Bunları yapınca da sel de basacak, çöpdağı da patlayacak. Gelecek yıllarda İstanbul”’a yaşayanlar bugünleri de arayacaklardır. Yollarda güvenle yürüyemez olacaklar, her köşe başı bir saldırı tuzağı olacaktır. Böylesine bir gelir uçurumu varken, iç göç bu hızla yaşanırken bugünkü durum çok, ama çok aranacaktır.
Doğaya düşman olunca, doğa da öcünü alır.
Toprağın değerini bilmezseniz aç kalırsınız.
Havanın değerini bilmezseniz makine havası solursunuz.
Suyun değerini bilmezseniz bir bardak suyu parayla alırsınız.
Bugün bunların hepsi de böyle olmaktadır.
Zavallı insanoğlu, kendini çok güçlü sanıyor.
Gökdelenler yapıp güneş ışığını kesiyor, sonra da elektrik ampulleriyle çevresini görmeye çalışıyor.
Her tarafını betonla kapatıyor, toprağı saksıda görmeye çalışıyor.
Temiz suları kirletiyor, sonra da kirlettiği suları temizlemek için para ödüyor.
Doğaya düşman olarak yaşanmaz. O zaman da doğa sizi içinden atar, yapay bir hayata mahkûm eder.
Siz de kendinizi bırakıp bu duruma başka sorumlular ararsınız. Boşuna zahmet. Sorumluların hepsi de karşılarındaki aynada.
Değişik Alanlar Zekâsı…
-“Çocuğunuz çok zeki.”
Bir aileyi en çok mutlu eden sözler bunlar olabilir. Çocuklarımızın “sağlıklı”, “iyi”, “uyumlu” olmalarını isteriz ama “Çocuğunuz çok zeki” sözlerinin anlamı daha farklıdır. Bu sözler, anne baba olarak bizlerin de “çok zeki” olduğumuza ilişkin bir değinmeyi de içerir. Çocuğumuzdan bize dönen ödülü de sessiz bir gururla içimize doldururuz.
-“Ama zekâ nedir?”
İşte can alıcı soru budur. “Zekâyı nasıl tanımlar, nelerle ölçeriz?” Bu sorunun yanıtında en önemli ölçek “matematik ve fen bilimleri”ne akıl erdirmek olmaktadır. “Bu çocukta matematik zekâsı var” dendiği zaman akan sular durur, başka bir kanıta gerek kalmadan “çocuğumuzun çok zeki” olduğu onaylanır.
Endüstri toplumunun “matematik ve fen bilimleri” üstünlüğü, mühendislik mesleklerine duyulan gereksinmeden doğmuştur. Çeşitli alan mühendislikleri (mühendis, hendese bilen anlamına gelmektedir), toplumların artan gereksinmelerini karşılayan uzmanlık dallarını simgelediği için, hem mühendislik meslekleri (bugün de), hem de matematik-fen bilimleri “üstünlük ve seçkinlik ifadesi” olmuştur. Matematik-fen bilimleri ve mühendislik meslekleri, birinci sınıf zekâları ve uğraşları temsil etmişlerdir.
Sosyal bilimler ve bu alan meslekleri ikinci sınıf zekâları ve meslekleri temsil eder sayılmışlardır.
Sanatla ilgili meslekler ise meslek bile sayılmamış, hobi olarak kabul edilmişler, bunlara ilgi duyanlar da “avare çocuk” olarak nitelendirilmişlerdir.
Çocukları ve insanları “birbirinin aynı” gören, “aynı çizgi üzerinde ileri gidenler ve geri kalanlar” diye değerlendiren, bu nedenle de zekâlarını aynı yöntemle “ölçen” anlayış, son yıllarda artan oranda eleştirilere hedef olmuştur.
Howard Gardner Harvard Üniversitesi ve Boston Üniversitesi öğretim üyesi psikoloji profesörü; işte bu “tek zekâ tipi”ne karşı çıkarak “çoklu zekâ” teorisini ortaya atıyor. (Multiple intelligence terimine “çoklu zekâ” denebilir. Ancak terimi daha iyi açıkladığını düşündüğüm “değişik alanlar zekâsı”nı yeğliyorum.) Prof. Gardner, zekânın kişiye özgü olduğunu, standart tek bir zekânın olmadığını, onun için de değişik alanlarda “daha zeki” olanların varlığının bilinmesini öneriyor. İnsanın daha başarılı olduğu değişik alanlar bulunduğunu, çeşitli insanların bu değişik alanlarda zekâya dayalı büyük beceriler gösterdiğini belirtiyor. Bir alanda çok başarılı olan birisinin öteki alanlarda “sönük” olabileceğini ya da birkaç alanda “parlak zekâ” gösteren kişilerin olabileceğini açıklıyor. Konunun önemi çok büyüktür, çünkü hem insanlara yeni bir bakış açısı sağliyor hem de eğitimde, aile içinde, iş yaşamında yeni boyutlara ulaşma yollarını açıyor.
Gardner’ın çalışmalarına göre ‘zekâ alanları’ şöyle:
1. Dilsel zekâ: Yazma, konuşma, espriler yapma, okuma.
2. Mantıksal/matematiksel zekâ: Problem çözme, sorgulama, hesap yapma, deney yapma.
3. Görsel/alansal zekâ: Boyama, çizme, harita okuma, motif çizme, örnek yaratma.
4. Bedensel/kinestetik zekâ: Dans, egzersiz, spor yapma, mümkün olduğunca hareket etme.
5. Müziksel/ritmik zekâ: Şarkı söyleme, tempo tutma, müzik dinleme, enstrüman çalma.
6. Sosyal zekâ: Gruplarla çalışma, aracılık etme, birinin duygularını anlama.
7. Kişiye dönük zekâ: Derin düşünce, hayal kurma, hedef koyma, yalnız olma.
Bu görüşlerin eğitim programlarında, öğretmen tutumlarında önemi öyle büyük ki belki de bütün eğitimin eksenlerinin yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor. Ailelerin çocuklarını artık yeni açılardan değerlendirilmesi gerekiyor. ‘Matematiğe pek aklı ermiyor’ sanılan çocukların bir yana itilmeleri değil, “hangi alanlarda zeki oldukları”nın araştırılması gerekiyor. Gençlerin mesleğe yönelişlerinde bu teorinin bilinmesi özel bir önem taşıyor.
Howard Gardner de Daniel Goleman gibi çığır açıcılardan. Nasıl “duygusal zekâ” ile insanla ilgili alanlar sarsıldı ise şimdi de “değişik alanlar zekâsı” ile yeniden sarsılacak. Bunlar doğru sarsıntılardır ve pek çok yanlış bu sarsıntılarla düzelecektir.
Howard Gardner’ın kitabını yayımlayan Enka Okulları’nın yöneticilerini ve kitaba emeği geçenleri yürekten kutluyorum. Endüstri ve eğitim kurumlarının çok önemli yayınları iletmesinin önemini vurgulamak istiyorum. Eczacıbaşı, MESS, boyner Holding ve Enka Okulları bu kuruluşlar arasında yer alıyor. Aslında her kuruluş bu alanda kendisinde sorumluluk görmelidir.
Geleceği yeni bakış açılarıyla görebilmeliyiz.

Kurnazlık mı zeka mı?
‘Şark kurnazlığı’, başkalarını yanıltarak, belli etmeden kandırarak istediğini elde etmeyi belirten bir deyimdir.
‘Aklı var, ama fikri yok’ deyimi de, düşünmeden hareket eden insanların yaptıkları için kullanılır.
‘Zekâ’ sözcüğünü ise bir konuda, bir alanda, bir işte ‘yapılması gerekeni, yapılması uygun zamanda, yapılması uygun yerde, sonucu başarılı olacak biçimde yapma’ anlamında kullanırız.
Böyle davranmayanlar ‘akılsız’, ‘düşük zekâlı’, ‘zekâ fukarası’ olarak nitelendirilir.
‘Kurnazlık’ ile ‘zekâ’ arasındaki fark ‘zaman ölçeğinde’ ortaya çıkar. ‘Kurnazlık’; zaman içinde ortaya çıkıp yapanı güç durumda bırakırken ‘zekâ’; zaman içinde yapanın ‘akıllı olduğunu’ daha iyi kanıtlar.
Kurnazlığı zekâ sanıp, zekâ yerine koyup ödüllendiren kültürler hiçbir zaman kalıcı başarılara ulaşamazlar. Bu kültürler içinde yaşayan insanlar günü birlik yaşar, yüzeysel değerlendirmelerle avunur, basit başarılarla hayatını sürdürür.
Onun için de ‘sayıya dayanan insan gücü’nün ‘evrensel etkinlik alanında’ hiçbir önemi yokken ‘yetkinliğe dayalı insan gücü’ her alanda ‘etkinliğini, üreticiliğini, yaratıcılığını’ sürdürür.
Çok yönlü bir zekâyı, problem çözümünde tanıyabiliriz:
1. Fark etme, (bunun için duyarlılık ve kabul edebilme gereklidir.)
2. Kavrama, (bütünlük algısı ve cesaret gerektirir.)
3. Olabiliri ölçme, (kendini ve koşulları ölçebilmeyi gerektirir.)
4. Olamazı ölçme, (günümüzü bilme, önceyi ve sonrayı hesaplama)
5. Uygunluk analizi, (kendini bilme, kişiliğini tanıma, değerler.)
6. Veri değerlendirmesi, (analiz yetisi, objektif tutum)
7. Yeni seçenekler sentezi, (pozitif düşünme, risk alabilme)
8. Seçenekler içinde karar verebilme, (cesaret, dayanıklılık)
9. Verdiği kararla harekete geçebilme, (irade, engelli koşuculuk)
10. Sonucu ölçerek yararlanma, (süreç ölçümü, deneyim, geleceğe aktarım)
Bu ‘On Adımda Zekâ’ süreci iyi değerlendirildiği zaman hem ‘akademik zekâ’nın hem ‘duygusal zekâ’nın bir sorunun çözümünde çok önemli rolleri olduğunu görebiliriz. Aynı zamanda okulda yapılan eğitimin, kitle iletişim araçlarının etkilerinin, insanlardan beklediklerimizin çeşitli yanlarını da görebiliriz.
Problem, ister üzerimize saldıran bir köpekten korunma olsun, ister kazanmamız gereken bir sınav olsun, isterse gol atmaya hazırlanan bir futbolcu olsun, yapmamız gerekenlerin sırası bozulmaz. Değişen, bu sürecin hızıdır ve sürecin aşamalarını ne oranda kontrol edebildiğimizdir.
Eğer bir insan:
Fark ediyor, ama sorunun bütününü kavrayamıyorsa çözümü bulamaz. Bulduğu çözüm doğru çözüm olmayacağı için de kendi dışında etkenlere yüklenerek (şans, kader, filancanın suçu, fişmancanın kusuru) kendini rahatlatır.
Eğer bir insan:
Fark ediyor bütünü de kavrıyor, ama ‘olabilir-olamaz sınırları’nı ölçemiyorsa başarı oranını önemli ölçüde düşürür. Sonra da neden başarılı olamadığını anlamakta zorluk çeker.
Eğer bir insan:
Kendine ait olması gereken ‘düşünme ve yapma’ işlevini bir otoriteye bırakmışsa (otoriter aile, otoriter eğitim, otoriter siyasal sistem, grup otoritesi gibi) o kişi ‘yeni seçenekler üretme ve seçenekler içinde karar verebilme, verdiği kararla harekete geçme’ aşamalarını yapamaz. Bu durumda o adımlarda da ne yapacağının kendisine söylenmesini bekler.
Bir toplum için en önemli konu ‘yetkin insan yetiştirmek’tir. Yetkin olmayan insan yetiştiren eğitimin de, meslek sahibi olmanın da, bir işte çalışmanın da 21.yüzyılda hiçbir önemi olmayacaktır.
Onun için de her ülke gibi Türkiye’nin de en önemli sorunu, ‘aile, okul, çalışma ile ilgili sistemlerinin) hangi amaca yönelik çalıştığıdır: Bilineni yinelemeye yönelik standart koruyuculuk hedefi mi, yoksa eleştiren, tartışan, daha doğruyu bulmaya çalışan yetkin insan örgütlü toplum hedefi mi?
Bugünkü uygulamalar aslında pek değişmeden sürüp giderken en büyük kaybımız ‘zekâsını çok yönlü kullanabilen yetkin insanlar’ olmaktadır. Bunun sonucu ‘günü birlik oyunların kurnazları’nın çoğalmasıdır ki bu durum…

Yorumlar