DEĞİŞİK ALANLAR ZEKÂSI…

DEĞİŞİK ALANLAR ZEKÂSI…
-“Çocuğunuz çok zeki.”
Bir aileyi en çok mutlu eden sözler bunlar olabilir. Çocuklarımızın “sağlıklı”, “iyi”, “uyumlu” olmalarını isteriz ama “Çocuğunuz çok zeki” sözlerinin anlamı daha farklıdır. Bu sözler, anne baba olarak bizlerin de “çok zeki” olduğumuza ilişkin bir değinmeyi de içerir. Çocuğumuzdan bize dönen ödülü de sessiz bir gururla içimize doldururuz.
-“Ama zekâ nedir?”
İşte can alıcı soru budur. “Zekâyı nasıl tanımlar, nelerle ölçeriz?” Bu sorunun yanıtında en önemli ölçek “matematik ve fen bilimleri”ne akıl erdirmek olmaktadır. “Bu çocukta matematik zekâsı var” dendiği zaman akan sular durur, başka bir kanıta gerek kalmadan “çocuğumuzun çok zeki” olduğu onaylanır. Endüstri toplumunun “matematik ve fen bilimleri” üstünlüğü, mühendislik mesleklerine duyulan gereksinmeden doğmuştur. Çeşitli alan mühendislikleri (mühendis, hendese bilen anlamına gelmektedir), toplumların artan gereksinmelerini karşılayan uzmanlık dallarını simgelediği için, hem mühendislik meslekleri (bugün de), hem de matematik-fen bilimleri “üstünlük ve seçkinlik ifadesi” olmuştur. Matematik-fen bilimleri ve mühendislik meslekleri, birinci sınıf zekâları ve uğraşları temsil etmişlerdir. Sosyal bilimler ve bu alan meslekleri ikinci sınıf zekâları ve meslekleri temsil eder sayılmışlardır. Sanatla ilgili meslekler ise meslek bile sayılmamış, hobi olarak kabul edilmişler, bunlara ilgi duyanlar da “avare çocuk” olarak nitelendirilmişlerdir. Çocukları ve insanları “birbirinin aynı” gören, “aynı çizgi üzerinde ileri gidenler ve geri kalanlar” diye değerlendiren, bu nedenle de zekâlarını aynı yöntemle “ölçen” anlayış, son yıllarda artan oranda eleştirilere hedef olmuştur.
Howard Gardner Harvard Üniversitesi ve Boston Üniversitesi öğretim üyesi psikoloji profesörü; işte bu “tek zekâ tipi”ne karşı çıkarak “çoklu zekâ” teorisini ortaya atıyor. (Multiple intelligence terimine “çoklu zekâ” denebilir. Ancak terimi daha iyi açıkladığını düşündüğüm “değişik alanlar zekâsı”nı yeğliyorum.) Prof. Gardner, zekânın kişiye özgü olduğunu, standart tek bir zekânın olmadığını, onun için de değişik alanlarda “daha zeki” olanların varlığının bilinmesini öneriyor. İnsanın daha başarılı olduğu değişik alanlar bulunduğunu, çeşitli insanların bu değişik alanlarda zekâya dayalı büyük beceriler gösterdiğini belirtiyor. Bir alanda çok başarılı olan birisinin öteki alanlarda “sönük” olabileceğini ya da birkaç alanda “parlak zekâ” gösteren kişilerin olabileceğini açıklıyor. Konunun önemi çok büyüktür, çünkü hem insanlara yeni bir bakış açısı sağliyor hem de eğitimde, aile içinde, iş yaşamında yeni boyutlara ulaşma yollarını açıyor.
Gardner’ın çalışmalarına göre ‘zekâ alanları’ şöyle:
1. Dilsel zekâ: Yazma, konuşma, espriler yapma, okuma.
2. Mantıksal/matematiksel zekâ: Problem çözme, sorgulama, hesap yapma, deney yapma.
3. Görsel/alansal zekâ: Boyama, çizme, harita okuma, motif çizme, örnek yaratma.
4. Bedensel/kinestetik zekâ: Dans, egzersiz, spor yapma, mümkün olduğunca hareket etme.
5. Müziksel/ritmik zekâ: Şarkı söyleme, tempo tutma, müzik dinleme, enstrüman çalma.
6. Sosyal zekâ: Gruplarla çalışma, aracılık etme, birinin duygularını anlama.
7. Kişiye dönük zekâ: Derin düşünce, hayal kurma, hedef koyma, yalnız olma.
Bu görüşlerin eğitim programlarında, öğretmen tutumlarında önemi öyle büyük ki belki de bütün eğitimin eksenlerinin yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor. Ailelerin çocuklarını artık yeni açılardan değerlendirilmesi gerekiyor.
‘Matematiğe pek aklı ermiyor’ sanılan çocukların bir yana itilmeleri değil, “hangi alanlarda zeki oldukları”nın araştırılması gerekiyor. Gençlerin mesleğe yönelişlerinde bu teorinin bilinmesi özel bir önem taşıyor.
Howard Gardner de Daniel Goleman gibi çığır açıcılardan. Nasıl “duygusal zekâ” ile insanla ilgili alanlar sarsıldı ise şimdi de “değişik alanlar zekâsı” ile yeniden sarsılacak. Bunlar doğru sarsıntılardır ve pek çok yanlış bu sarsıntılarla düzelecektir. Howard Gardner’ın kitabını yayımlayan Enka Okulları’nın yöneticilerini ve kitaba emeği geçenleri yürekten kutluyorum. Endüstri ve eğitim kurumlarının çok önemli yayınları iletmesinin önemini vurgulamak istiyorum. Eczacıbaşı, MESS, boyner Holding ve Enka Okulları bu kuruluşlar arasında yer alıyor. Aslında her kuruluş bu alanda kendisinde sorumluluk görmelidir.

GELECEĞİ YENİ BAKIŞ AÇILARIYLA GÖREBİLMELİYİZ
Kurnazlık mı zeka mı?
‘Şark kurnazlığı’, başkalarını yanıltarak, belli etmeden kandırarak istediğini elde etmeyi belirten bir deyimdir.
‘Aklı var, ama fikri yok’ deyimi de, düşünmeden hareket eden insanların yaptıkları için kullanılır.
‘Zekâ’ sözcüğünü ise bir konuda, bir alanda, bir işte ‘yapılması gerekeni, yapılması uygun zamanda, yapılması uygun yerde, sonucu başarılı olacak biçimde yapma’ anlamında kullanırız.
Böyle davranmayanlar ‘akılsız’, ‘düşük zekâlı’, ‘zekâ fukarası’ olarak nitelendirilir.
‘Kurnazlık’ ile ‘zekâ’ arasındaki fark ‘zaman ölçeğinde’ ortaya çıkar. ‘Kurnazlık’; zaman içinde ortaya çıkıp yapanı güç durumda bırakırken ‘zekâ’; zaman içinde yapanın ‘akıllı olduğunu’ daha iyi kanıtlar.
Kurnazlığı zekâ sanıp, zekâ yerine koyup ödüllendiren kültürler hiçbir zaman kalıcı başarılara ulaşamazlar. Bu kültürler içinde yaşayan insanlar günü birlik yaşar, yüzeysel değerlendirmelerle avunur, basit başarılarla hayatını sürdürür. Onun için de ‘sayıya dayanan insan gücü’nün ‘evrensel etkinlik alanında’ hiçbir önemi yokken ‘yetkinliğe dayalı insan gücü’ her alanda ‘etkinliğini, üreticiliğini, yaratıcılığını’ sürdürür.
ÇOK YÖNLÜ BİR ZEKÂYI, PROBLEM ÇÖZÜMÜNDE TANIYABİLİRİZ:
1. Fark etme, (bunun için duyarlılık ve kabul edebilme gereklidir.)
2. Kavrama, (bütünlük algısı ve cesaret gerektirir.)
3. Olabiliri ölçme, (kendini ve koşulları ölçebilmeyi gerektirir.)
4. Olamazı ölçme, (günümüzü bilme, önceyi ve sonrayı hesaplama)
5. Uygunluk analizi, (kendini bilme, kişiliğini tanıma, değerler.)
6. Veri değerlendirmesi, (analiz yetisi, objektif tutum)
7. Yeni seçenekler sentezi, (pozitif düşünme, risk alabilme)
8. Seçenekler içinde karar verebilme, (cesaret, dayanıklılık)
9. Verdiği kararla harekete geçebilme, (irade, engelli koşuculuk)
10. Sonucu ölçerek yararlanma, (süreç ölçümü, deneyim, geleceğe aktarım)
Bu ‘On Adımda Zekâ’ süreci iyi değerlendirildiği zaman hem ‘akademik zekâ’nın hem ‘duygusal zekâ’nın bir sorunun çözümünde çok önemli rolleri olduğunu görebiliriz. Aynı zamanda okulda yapılan eğitimin, kitle iletişim araçlarının etkilerinin, insanlardan beklediklerimizin çeşitli yanlarını da görebiliriz. Problem, ister üzerimize saldıran bir köpekten korunma olsun, ister kazanmamız gereken bir sınav olsun, isterse gol atmaya hazırlanan bir futbolcu olsun, yapmamız gerekenlerin sırası bozulmaz. Değişen, bu sürecin hızıdır ve sürecin aşamalarını ne oranda kontrol edebildiğimizdir.
Eğer bir insan:
Fark ediyor, ama sorunun bütününü kavrayamıyorsa çözümü bulamaz. Bulduğu çözüm doğru çözüm olmayacağı için de kendi dışında etkenlere yüklenerek (şans, kader, filancanın suçu, fişmancanın kusuru) kendini rahatlatır.
Eğer bir insan:
Fark ediyor bütünü de kavrıyor, ama ‘olabilir-olamaz sınırları’nı ölçemiyorsa başarı oranını önemli ölçüde düşürür. Sonra da neden başarılı olamadığını anlamakta zorluk çeker.

Eğer bir insan:
Kendine ait olması gereken ‘düşünme ve yapma’ işlevini bir otoriteye bırakmışsa (otoriter aile, otoriter eğitim, otoriter siyasal sistem, grup otoritesi gibi) o kişi ‘yeni seçenekler üretme ve seçenekler içinde karar verebilme, verdiği kararla harekete geçme’ aşamalarını yapamaz. Bu durumda o adımlarda da ne yapacağının kendisine söylenmesini bekler. Bir toplum için en önemli konu ‘yetkin insan yetiştirmek’tir. Yetkin olmayan insan yetiştiren eğitimin de, meslek sahibi olmanın da, bir işte çalışmanın da 21.yüzyılda hiçbir önemi olmayacaktır. Onun için de her ülke gibi Türkiye’nin de en önemli sorunu, ‘aile, okul, çalışma ile ilgili sistemlerinin) hangi amaca yönelik çalıştığıdır: Bilineni yinelemeye yönelik standart koruyuculuk hedefi mi, yoksa eleştiren, tartışan, daha doğruyu bulmaya çalışan yetkin insan örgütlü toplum hedefi mi? Bugünkü uygulamalar aslında pek değişmeden sürüp giderken en büyük kaybımız ‘zekâsını çok yönlü kullanabilen yetkin insanlar’ olmaktadır. Bunun sonucu ‘günü birlik oyunların kurnazları’nın çoğalmasıdır ki bu durum bir toplum için en büyük tehlikedir. ‘Yetkin insanlar’ olmadan ‘örgütlü toplum’ olamayacağının anlaşılması için daha çok zamanın geçmesi mi gerekiyor?
SOSYAL DEĞERLER DEĞİŞİMİNİN ÇOCUKLAR GENÇLER ÜZERİNDEKİ YANSIMALARI
1. Toplumların değerleri birçok değişkene bağlı olarak sürekli değişir. Ekonomideki değişmeler, kentleşme olgusu, aile içi beklentilerin değişimi, bilimsel-teknolojik gelişmeler, haberleşme ve ulaşım sistemlerinin değişmesi, bilgi iletişimin hızlanması, kültürel değişim gibi pek çok faktör “sosyal değerler sistemi”nde değişmelere yol açar. Bu değişimleri önceden verilmiş kararlarla “doğru” ya da “yanlış” diye nitelemek olayı anlamak bakımından olumsuz bir yaklaşımdır. Değişimin ne yönde olduğuna, neleri hedeflediğine, bireysel ve sosyal hayatı nasıl etkilediğine bakarak değişimi anlamaya çalışmak doğru olacaktır.
2. Son on yıllarda (1970-1980,1980-1990,1990- 2000) dünyada görülen eğilim, ekonomik değişim temelli olmaktadır. Bu eğilim, “bütün dünyayı tek bir pazar” olarak gören, bu hedefi gerçekleştirmeye çalışan “globalleşme-küreselleşme” eğilimidir. Bu eğilim, dünya çapında bir “tüketim anlayışı” benimsetmekte ve yaygınlaştırmaktadır. “Daha çok tüketme, daha çeşitli tüketme, her yaşta tüketme” anlayışına dayanan bu hedef, tüketimi artırarak üretimi artırma ve refahı paylaşma yöntemine dayanmaktadır. Endüstri ve üretimin pazar hedefleri doğrultusunda yeniden organize edilmesinin de desteğiyle “sosyal değerler” bu hedef yönünde değiştirilmektedir.
Daha önceki on yılların (1930-1940, 1940-1950 gibi) “üretim ve biriktirme (tasarruf)” anlayışına dayalı “sosyal değerler”in önemini yitirdiği, onun yerine “tüketim toplumu” değerlerinin geldiğini görmek gerekiyor. Üretim ve biriktirme anlayışına dayalı sosyal değerler, kişisel ve toplumsal üretkenliği “yüksek sosyal değerler” olarak aktarmaktaydı.
“İşleyen demir pas tutmaz.”
“Sakla samanı gelir zamanı.”
“Yamalı giymek ayıp değildir, kirli giymek ayıptır.”
“Haydan gelen huya gider.”
Bu atasözleri ve özdeyişler, “üretim ve biriktirme” anlayışına dayalı bir hayat biçiminin ölçütleriydi. Birbirinden çok farklı olmak eleştirilecek, kınanacak bir durum olarak görülürdü. İnsanlar pazara file ile değil torba ile giderlerdi. Çünkü, fileden ne alındığı belli olurdu. Belki başka insanlar bunları alamaz ve imrenirlerdi. Aşırılık, göze çarpmak, başkalarından üstün olmaya çalışmak ayıplanırdı. İnsanların birey olarak, aile olarak, topluluk olarak değerleri de “üretmek ve biriktirmek” üzerine kuruluydu.
3. Tüketim toplumunun “sosyal değerler”i ise “bireysel üstünlük, hırslı rekabet, buna dayalı daha çok kazanmak, daha çok harcamak” üzerine kurulmuştur. Artık, daha çok ve çeşitli tüketim araçlarını kullanmak, bunları da başkalarına göstermek, üstün olduğunu hissetmek, bu üstünlüğün devamını sağlamak için çalışmak bu anlayışın temel felsefesini oluşturmaktadır.
Bu felsefe içinde “bir ev” hayatın yorumu olarak sunulmaktadır.
Bir otomobil, sahibinin kişiliğinin simgesi olarak tanımlanmaktadır.
Tüketim araçları artık “sosyal değerler” olarak yorumlanmaktadır.

Böylece de, tüketim malları yaşamanın amacı olmakta, onlar için çalışmak, kazanmak ve ödemek hayatın anlamını oluşturmaktadır.
Bu değerleri yerleştirmek için de “sahip olmak ve tüketmek” sosyal davranış olarak benimsetilmektedir. Daha önceki dönemlerin “üret, biriktir ve paylaş” diyen öğretisi, yerini “sahip ol, tüket,üstün ol” diyen yeni bir öğretiye bırakmaktadır. Ekonomi bu yeni anlayışa göre düzenlenmekte, ödeme gücü olmayanlara kredi kartları ile ödeme olanakları sunulmakta, bunların nasıl ödeneceği konusu ise tüketicinin kendisine bağlı kalmaktadır..
4. Beş alanda belirlenen beş sosyal değer ölçütüne göre değişimi incelersek:
4.1 Kişilik Değerleri:
4.1.1. Çalışmayı, üretmeyi, yaratmayı geliştirme
4.1.2. Sorumluluk alabilme, taşıyabilme, kendi kararlarını verebilme
4.1.3. Dayanışma, paylaşma, sinerji yaratma
4.1.4. Hak ettiğini kazanma, kazandığını hak etme
4.1.5. Özgüven kazanma, kendi değerini, sevgiyi, saygıyı bilme
4.2. İşlev Değerleri:
4.2.1.Yararlı olma, işe yarama
4.2.2.Grup çalışması yapabilme
4.2.3.Neyi neden yaptığını anlama
4.2.4.Hedef koyabilme, geliştirebilme
4.2.5.Program yapabilme, uygulayabilme
4.3. Ait olma Değerleri:
4.3.1.Aileye ait olma (etnik köken, yöre,din)
4.3.2.Kuruma ait olma (okul, işyeri)
4.3.3.Ulusa ait olma
4.3.4.İnsanlık ve uygarlığa ait olma
4.3.5.Geleceğe ait olma
4.4. Saygınlık (Prestij) Değerleri:
4.4.1.Güvenilir olma
4.4.2.Kararlı olma
4.4.3.Dürüst olma
4.4.4.Başkasına zararlı olmama
4.4.5.Kendi hakkını koruma, başkasının hakkını koruma

4.5. Statü Değerleri:
4.5.1.Etiketleme değil, işlevlere önem verme
4.5.2.Kendi kazandığına önem verme
4.5.3.Üstünlük ya da aşağılık duymadan kendi değerini bilme
4.5.4.Başkalarının verdiği değeri ölçebilme
4.5.5.Kendi değerini doğru ölçebilme
Sosyal değer değişimini beş alanda seçilmiş beş ölçütle irdelemeliyiz.
5. Sosyal değişimi doğru algılıyabilmek:
Tarım toplumlarının öğretisi (üret ve biriktir) olmuştur. Endüstri toplumu ise “üret ve kullan” dönemine geçti. Bu değişimi ekonomik ve sosyal güvenliğin değişimi sağlamıştır. İnsanlar artık kullanmayı da öğrenmelidir. Bilimsel ve teknik gelişmeleri de teknolojik hayatın her alanına sokarak yaşamayı kolaylaştırmış, insanlara daha çok zaman bırakmayı da sağlamıştır.
Ancak, son on yılların “tüketim toplumu anlayışı” ölçüleri elden kaçırarak insanları uluslararası şirketlerin kârlarının artırılması doğrultusunda zorlamaya başlamıştır.
Bu durumda şöyle bir değişim yaşanmaya başlanmıştır:
Tarım toplumlarının öğretisi: Üret ve biriktir. Kazandığından daha azını harca.
Endüstri toplumlarının öğretisi: Üret ve kullan. Kazandığın kadar harca. Harcadığın kadar kazan.
Küreselleşme öğretisi: Tüket… Üstün ol. Önce harca, sonra harcama kazancını yetiştirmeye çalış. Yetişmezse borç al, sonra ödersin.
Öğretiler arasında bu denli nitelik farkları olmuştur.
Bu farklar da insanlarda “sosyal değer” değişimine yol açmıştır.
Daha önceleri, kullanılan mallar, sahip olunan araçlar, tüketimin getirdiği ürünler hayatı kolaylaştırmaya, güzelleştirmeye yarıyordu. Oysa artık kullanılan mallar, sahip olunan araçlar hayatın amacını oluşturmaktadır. İnsanlar, araçlar ve mallar için çalışır duruma gelmişlerdir.
Daha önceleri insanlar “gereksinmeler için” alışveriş yapardı.
Şimdi ise “alışveriş yapmak” bir gereksinmedir.
Çünkü insanın değeri, insanın konumu, insanın sosyal yeri bu araçlar ve mallarla belirlenmektedir.
6. Çocukların ve gençlerin değer kazanımı: Çocukların “kendilik değeri” oluşumu küçük yaşlarda başlar. Bu yaşlarda “kendinin farkında olmaya başlayan” çocuk, çevresinin kendine verdiği değerle kendi değerini oluşturur. Çocuğun üretme ve yaratma becerileri “kendilik değeri”nin en önemli alanıdır. Çocuğun çizdiği bir çizgi, tırmandığı yerde bulduğu bir kutu onun becerilerinin göstergesini oluşturur. Çocuk bunların fark edilmesini, değerlendirilmesini bekler. Çocuğun çabalarının amacı, içinde bulunduğu bağımlı durumdan kurtulmak, bağımsız olmak, becerilerini artırarak erişkinlerin arasına katılmaktır. Onun için de, çocuğun yapabileceği her şeyi ona yaptırarak kendilik değerini geliştirmek doğru bir çevre davranışıdır. Ama “tüketim toplumu öğretisi” bu davranış yerine çocuğa “tüketerek ve sahip olarak” değer kazanmayı öğretmektedir. Tatlı yiyecekler ya da fast-food yiyecekler (hamburger vb.) ile hazırlanmış içecekler (kola vb.) tüketimi çocuk için kendi başına değer olarak sunulmaktadır. Oyuncak sahibi olmak, bu oyuncakların prestijini paylaşmak da “sahip olma değeri” olarak çocuğa aktarılmaktadır. Böylece çocuklar da küçük yaşlardan başlayarak tüketim toplumunun “sosyal değer” sistemine ortak edilmektedir. Çocukların egoları bu öğretiyle beslenmekte, aşırı koruyucu bir aile kültürünün etkilerinin de eklenmesiyle “aşırı bencil, doyumsuz, sorumluluğu öğrenemeyen, ne yapılsa hoşnut olmayan” çocuklar yetiştirilmektedir.
Bu biçimde yetiştirilen çocuğun gençlik döneminde kazanması beklenen “kimlik değerleri” de gene tüketim toplumunun öğretisi tarafından yönlendirilmektedir.
“Tüket-sahip ol-üstünlüğünü kanıtla” öğretisi altındaki genç, kimlik değerlerini “markalı mallar giymekte”, “hak etmeden kazanmakta ve kullanmakta”, “kişiliğini üstün olmakta arama” yoluyla edinmektedir. Bu değerler içindeki genç, kendisini herhangi bir şeyden sorumlu tutmamakta, kendi dışındaki herkesi (anne-baba, öğretmen, arkadaş, toplum, devlet vb.) kendine karşı sorumlu tutmaktadır. Kendisi kimse için bir şey yapmak zorunda değildir, hatta kendisi için bile bir şey yapması gerekmemektedir. Çevresindeki herkes onun için her şeyi yapmak zorundadır. Bencil ve sorunsuz davranışları nedeniyle başarısız olan genç bunun sorumluluğunu da kendisinden başka herkese yüklemektedir. Düşünce ve duygularını oluşturamayan, paylaşamayan genç bir yandan yalnızlığın sıkıntılarını yaşamakta, öte yandan olan biteni anlayamamaktadır. Bunun sonucunda da boşvermişlik, aldırmazlık, umursamazlık gibi sorumsuz tavırlar gelişmektedir.
Geçmişin “yokluk içinde kendini arayan” insanı, günümüzde “bolluk içinde kendini bulamayan” insanına dönüşmektedir. Üstelik de bu bolluk, insanı doyurmak şöyle dursun daha aç, daha açgözlü, daha doyumsuz yapmaktadır.
7. Doğru sosyal değerler sistemini kurmak zorundayız: Endüstri gelişecek, toplumlar bunu da aşarak “bilgi toplumu” olma aşamasına geleceklerdir. Bilimsel-teknolojik gelişmeler hızlanacaktır. Elektronik dünyası, genetik ufuklar, iletişim hızı, ulaşım gücü sürekli artacaktır.
Ama unutulmaması gereken gerçek, insanları da toplumları da “değerler sistemi”nin yönettiğidir. Eğer “insan olma değerleri”ne sahip olamazsak, bu değerleri geliştirerek yaşamayı öğrenemezsek, kendimizi başka değerler sistemine teslim ederiz. Tüketim toplumunun “tüket-sahip ol-üstünlüğünü kanıtla” öğretisinin değerleri insanın değil, insanın ürettiği ürünlerin, araçların, malların, paranın değerleridir. Bugün bu tehlikeye büyük ölçüde sürüklenmiş durumdayız. Kendimizi toparlamak, insanlık tarihinin acı tatlı deneyimleriyle kazanılmış, büyük düşünürlerin katkılarıyla zenginleştirilmiş “insanlık değerleri”ni yeniden önümüze koymak, bunlara sahip olmak, hayatımızın yönetimini bu değerlerle yapmak zorundayız.
Bu insanlık öğretisi de:
“İnsan için üret, insanla paylaş, yaşamak için kullan, hak ettiğini kazan, kazandığını hak et” diyen öğretidir.
Yetkin kişilikli bireyi, örgütlenmiş uygar toplumu yaratacak olan da bu öğretidir. Bu öğretinin hayata geçirilmesi için başta eğitim kurumları olmak üzere toplumun bütün kurumlarının görevleri ve sorumlulukları vardır. Bencil çıkarcılığı, hak edilmemiş kazançları, üstün olduğunu kanıtlamaya dayalı hırslı rekabeti değil, “insan olmayı, insanca yaşamayı, insanca paylaşmayı” öğrenmeli ve öğretmeliyiz.
İnsanlığın başka bir kurtuluş yolu da görünmemektedir

admin Yazar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir