İLETİŞİM (KİŞİLERARASI İLETİŞİM) NEDİR? İNSAN İLİŞKİLERİ : MyWeb Portal | Haber | Forum | Rehberlik |

19.08.18  |  14:05

İLETİŞİM (KİŞİLERARASI İLETİŞİM) NEDİR? İNSAN İLİŞKİLERİ

31 Aralık 2017 Yazan  
Kategori Rehberlik

İLETİŞİM (KİŞİLERARASI İLETİŞİM) NEDİR?

İNSAN İLİŞKİLERİ

İnsan, ilişkileri içinde sürekli yeniden tanımlanan bir varlıktır. Diğer insanlarla hiç ilişkisi olmayan bir insan düşünülemez. İnsanlarla kurduğumuz ilişkiler bireysel ihtiyaçlarımız ve toplumsal rolümüz gereği çok değişik düzey ve boyuttadır.

İnsanlararası ilişki değişik semboller aracılığıyla kurulur. Bu semboller kimi zaman sözlü-yazılı, kimi zamanda sözsüz sembollerdir. Kendi gerçeklerimizi karşımızdakine çeşitli sembollerle aktarırız. İşte bu duygu ve düşünce alışverişi sürecinde çoğu zaman bazı sorunlar yaşarız. İlişki sorunları, gerçekte iletişim sorunlarıdır ve yaşamın değişik yönlerinde kendini gösterir. Evde, sokakta, işyerinde… Kısacası insanlarla birlikte olduğu m uz her ortamda iletişim sorunları yaşayabiliriz. İletişim sorunlarını çözmeden doyumlu bir yaşam sürdürmek olanaksızdır.

İletişimi kısaca, iki birim arasında birbiriyle ilişkili mesaj alışverişi olarak tanımlayabiliriz. İletişim sürecini anlayabilmek için tanımda yer alan kavramları gözden geçirelim :

Birim, soyut bir kavramdır. Birbirleriyle karşılıklı mesaj alışverişi yapan insan, hayvan yada makinenin her birine “iletişim birimi” adı verilir. İletişim birimleri ikiye ayrılır : Kaynak Birim ve Hedef Birim. Kaynak Birim mesaj gönderen birimdir. Hedef Birim ise mesajın gönderildiği birimdir. İki kişi konuşurken, konuşan Kaynak, dinleyen ise Hedef Birim olur.

Ne var ki, kaynak ve hedef birimler durağan olmayıp, dinamik birimlerdir. İletişim süreci içinde bu birimler sürekli fonksiyon değiştirirler.

Birbiriyle İlişkili Olma : İletişim olabilmesi için sadece mesaj alışverişi yada iki yönlülük yeterli olmaz. Alınan ve verilen mesajların birbiriyle ilişkili olması da gerekir. Eğer bu yoksa iletişim aksar.

Mesaj: K aynak birimdeki içeriğin, bir seçim sürecinden geçirilmiş ifadesidir. Kaynak birimdeki içerik duygusal yada düşünsel olabilir. Genellikle mesaj içeriğe uygun bir sembol seçilerek oluşturulur.

Alışveriş : İletişim iki yönlü bir süreçtir. Ne sadece veriş, ne de sadece alış iletişimi oluşturamaz.

Kaynak birimin gönderdiği mesaja karşılık, hedef birimin verdiği “cevap mesaj”a, geri iletim adı verilir.

Temel İletişim Varsayımları

1) İletişim Kurmamak Olanaksızdır :

Watzlawick, Beavin ve Jackson “davranışın” karşıtının bulunmadığını, bir başka deyişle, “hiçbir şey yapmama”nın da, bir davranış olduğunu ifade ederler. Bu nedenle hareket etmek yada birşey söylemek kadar, hareket etmemek yada susmak da bir davranıştır. Öyleyse, aynı sosyal ortam içinde yer alan kişil e r, birbiriyle sürekli iletişim içindedir; bu kişilerin iletişim kuramamaları olanaksızdır.

2) İletişimin ilişki ve içerik düzeyleri vardır:

Her iletişim faaliyetinin bir içerik birde ilişki olmak üzere iki düzeyi vardır; ilişki düzeyi içerik düzeyine anlam veren çerçeveyi oluşturur ve bu nedenle daha üst aşamadadır.

İletişimin içeriği aynı olsa da karşımızdaki kişi yada kişilere olan yakınlığımıza göre ilişki düzeyi farklılaşır. Örneğin : Aynı içerikte üç mesaj ele alalım ;

– Sen Sinemaya gidecek misin?

– Siz Sinemaya gidecek misiniz?

– Sinemaya gitmeyi düşünüyor musunuz? gibi…

Birlikte olduğumuz insanlarla iletişimde bulunurken, ileteceğimiz mesajın içerik ve ilişki düzeyi, aramızdaki mesafeye(yakınlığa) göre değişir.

3) Mesaj Alış-Verişindeki Dizisel Yapı, Anlam Oluşturur :

Bu varsayım, ilişki türünün, mesajların oluşturduğu sıralamaya göre değişebileceğini ifade eder. Bir etkileşim dizisi içinde, bir mesajın nerede yer aldığı, yani hangi mesajdan önce ve hangi mesajdan sonra geldiği, o mesajın anlamını etkiler. Örneğin : Öğretmen okulda öğrettiği için mi maaş alır, yoksa maaş aldığı için mi öğretir? Bu soruda söz konusu olan öğretme davranışı, verilecek yanıtlara göre değer kazanır.

Mesaj dizisini yapılaştırma biçimleri, iletişim ilişkilerini belirleye n önemli faktörlerden biridir.

4) Mesajlar İki Tiptir :

Sözlü iletişim akıl, mantık ve düşünceyi, sözsüz iletişim duyguları ve ilişkileri en etkili ifade etme aracıdır.

Söz, ister yazılı olsun ister konuşulsun, karmaşık bir gramer yapısına göre oluşturulur ve mantıksal analizlere izin verir. Yüz ifadesi gibi sözsüz mesajlar, gramer kurallarına göre oluşturulmaz ve mantıksal analizleri yoktur. İçerik iletişiminde, sözlü mesajlar; ilişkiyle ilgili tutum ve tercihlerin anlatımındaysa, sözsüz mesajlar etkili o lurlar.

5) Eşit ve Eşit Olmayan İlişkiler :

Bu varsayım ilişkinin türüyle ilgilidir. Eşit ve eşit olmayan iki tür ilişki vardır.

Eşit ilişki içinde olanlar “Ben istediğimi söyleme özgürlüğüne sahibim, konuştuğumda istediğini söylemekte özgür” gibi düşünürler. Eşit olmayan ilişkide ise kişi kendisine yönelik nitelemeyi, karşısındaki için düşünmez.

Karşılıklı Etkileşimde Benlik Tanımı

Bireyler kurdukları ilişki içinde kendilerini tanımlamaya başlarlar. ‚evremizdeki insanlarla kurduğumuz ilişkiler içinde genellikle şu üç tutumla karşılaşırız :

1) Kabullenme ; Kişinin ilişki içinde kendini tanımlayış biçiminin kabul edilmesini ifade eder. Örneğin, “Dün akşamı çok yorucu geçirmişe benziyorsunuz” mesajını kabul eden birinin evet yada hayır diyerek söze başlayıp o akşamla ilgili yaşadıklarını bizimle paylaşmasını bekleriz. Bu tepki şunu ifade eder: “Evet dün akşam neler yaşadığımı sizinle paylaşabilecek kadar sizi kendime yakın hissediyorum”.

2) Reddetme ; Karşılıklı etkileşim içinde bulunan kişilerin birbirlerinin benlik tanımını reddetmesini ifade eder.

Örneğin : “Dün akşamı çok yorucu geçirmişe benziyorsunuz” mesajına karşılık hiç konuyla ilgisi olmayan bir yanıt veriliyorsa o zaman ilişki içindeki benlik tanımımız kabul edilmedi demektir. Bu şu anlama gelir; “akşamları yaşadıklarımı sizinle paylaşacak kadar bana yakın değilsiniz”.

3) Umursamama: Yukarıda belirttiğimiz kabullenme ve reddetme, kişinin o an içinde kurmaya çalıştığı ilişkinin benimsenip benimsenmediğine işaret eder. Umursamama, kişinin kendinin önemsenmediğini, değersiz olduğunu, yok olduğunu belirtir. Watzlawick ve arkadaşları, umursamamanın ilişki içinde en sağlıksız psikolojik durumu yarattığını öne sürerler. “Bir insana dünyanın en dayanılmaz işkencesini yapmak isterseniz, onu umursamamanın baskın o lduğu sosyal bir ortama koyun” önerisinde bulunurlar. çünkü en acı ve ızdırap verici bedensel işkence bile, umursamamaya yeğlenir. Bedensel işkenceyi yapan, işkence yaptığı kişinin varlığını kabul etmiş olmaktadır.

Watzlawick, Beavin, Jackson, toplum içind e insan ilişkilerinin çoğunlukla “kabullenme”, “reddetme” ve “umursamama” türünden olabileceğini, sağlıklı bir toplum yaşamı sürdürmek için ağırlığın “kabullenme” yönünde olması gerektiğini ifade ederler. Toplumdaki ilişkiler genellikle “reddetme” yönünde y se, o toplumda cinayetler, kavgalar, sürtüşmeler çoğalır; genellikle “umursamama”nın ağır bastığı toplumlarda ise akıl hastalıklarında bir artma olur.

Temel İletişim Modelleri

Mesajı veren kişi ile alan kişi arasındaki psikososyal ilişki iletişim biçimini yapılandırır. Niceliğe bağlı olarak ortaya çıkan iletişim biçimleri: Genel İletişim ve Odak İletişimdir.

Niteliğe bağlı iletişim biçimleri ise;

– Açılımlı İletişim, ve Engelli İletişimdir. Tıkanık İletişim.

Genel İletişim: Kaynak birim konumundaki verici kişinin, duygu ve düşüncelerini yaygın ve geniş bir alıcı grubuna yönelttiği iletişim biçimidir. Genel iletişim, bir nesne aracılığıyla olabileceği gibi aynı ortamda yer alan kişiler arasında doğrudan doğruya da olabilir. Nesne aracılığıyla olursa “medyati k iletişim”, doğrudan olursa “yüz yüze” iletişim denir.

Odak İletişim : Duygu ve düşüncelerin, sözlü-sözsüz mesajlarla iki kişi arasında gidip gelmesidir.

Açılımlı İletişim : Bu iletişim biçimindeki verici kişi için belirleyici duygu “anlatmak”, alıcı kişi veya kişiler için ise “anlamak”tır. Bu süreç iletişim ilişkilerinin olumlu ve sağlıklı modelidir. Açılımlı iletişimde olumsuz duygular, karşı düşünceler iletilse bile, temel yaklaşım anlaşmak ve yeni iletişim boyutuna geçmektir.

Açılımlı iletişimde güvenli davranış biçiminin yaklaşımları görülür. Karşıdaki kişiye dönük, suçlama, yargı, olumsuz yorum ve genelleme yapılmaz, bunun yerine dinleyici anlamaya gayret ederek dinler.

Engelli İletişim : Bazı durumlarda iletişimi başlatan kişi sadece “o durum”a ilişkin duygu ve düşünceleri aktarmakla kalmayıp bazı yan mesajları da ana mesajına eklemeye yönelebilir. Bu durumda alıcı kişi de mesajların bu engelleri ile ilgilenebilir veya oda ana konuya kendinde bazı yan duygu ve düşüncelerini ekler. Böylece konuşmaya ko n u olan probleme çözüm bulma olasılığı giderek azalır. Böyle bir iletişimde verici ve alıcı kişiler kendi iç çatışmaları ile konuyu kaybetme ve karmaşıklaştırma eğilimindedirler. Üzerinde konuşulmakta olan konu üçüncü, dördüncü sıraya atılarak kişilik soru n ları tartışılmaya başlanır. Sorun değil kişiler öne geçer. Bu da tartışmayı içinden çıkılmaz hale getirir.

Tıkanık İletişim : İletişimi başlatan kişinin verdiği mesajlar karşıdaki kişi tarafından alınmak istenmediğinde tıkanık iletişim başlar. Bir iletişim sırasında alıcı kişi dinlediklerini anlamsız ve gereksiz olarak değerlendiriyorsa fiziki varlığa rağmen psikolojik yokluk durumu ortaya çıkar. Algılananların kullanılmadığı, geri bildirimlerin yapılmadığı, en azından sözel mesajlarla iletilmediği ortamla r da iletişim tıkanıktır. Kişiler arasında görülmek istenmeyen “beden dili”, duyulmak istenmeyen “kavram dili” donup kalır. Söz konusu bu iletişim hem kör, hem de sağırdır.

Sözsüz İletişim

İnsan bilerek yada bilmeyerek, çoğunlukla farkında olmaksızın günlük beden dilini son derece etkili kullanır. Ancak bedenini kelimeleri kontrol ettiği gibi kontrol edemez. Bedenimiz olaylara veya durumlara karşı çok daha kendiliğinden tepkiler verir. Gerç e k duygu ve düşüncelerimizi kelimelerin ardına gizlememiz mümkündür ama, beden dilimizi gizlememiz çoğu zaman mümkün değildir.

İyi bir dinleyici, iletişim kurduğu kişinin yalnız söylediklerini değil, yüzü, eli, kolu ve bedeniyle yaptıklarını da duyar. çünkü, yüz ifadeleri, el ve kol hareketleri, bedenin duruş tarzı, sesin tonu gibi sözsüz mesajlar kullanarak da iletişim kurulur. Karşı karşıya gelerek kurulan kişiler arası iletişimlerde, hem sözlü, hem de sözsüz mesajlar aynı anda kullanılır. Bu konuşmalarda , mesaj alış verişinin ancak küçük bir bölümünü sözlü mesajlar oluşturur. Sözsüz mesajları anlayabilmek için bu sembol ve belirtilere duyarlık kazanmak gerekir.

Sözsüz İletişimin Özellikleri

– Sözsüz İletişim Etkilidir : Duygu ve ilişkiyle ilgili en etkili mesajlar, sözsüz mesajlardır.

– Sözsüz İletişim Duyguları Belirtir : Düşünceler sözlü iletişimle duygular sözsüz iletişimle en rahat ifade edilir.

– Sözsüz İletişim çift Anlamlıdır : çoğu kez, kişinin sözlü ve sözsüz mesajları, farklı anlamları vurgular. Sinirli olan kişinin yüz ifadesi, sesinin tonu ve bedeni, kızgınlık dolu mesajlar gönderdiği halde, sözleri bu kızgınlığı saklamaya çalışabilir. Bir konuşma, görüşme ve tartışmada kişi gerginliğini saklamaya çalışabilir, birinin kendi hakkında üzülmesini i s temediği anlar olur, yada kendini düşündüğünden daha cazip göstermek isteyebilir.

Bu çelişkileri kendinde ve başkalarında yakalamasını öğrenen kişi, insan ilişkilerinde daha güçlü bir duruma geçmeye başlar.

– Sözsüz İletişim Belirsizdir : Sözsüz iletişim, bireyin duygularını daha iyi yansıtabildiği halde, değişik yorumlara açık olduğundan hemen bir sonuca varmak doğru değildir.

Kişilerarası Mesafenin İletişim Sürecindeki Yeri

İnsanlar, içinde bulundukları mekanı gelişigüzel kullanmazlar. Birbirlerine olan duygulara göre, konuşurken, aralarındaki uzaklık artar yada azalır.

Mesafe, öneminin farkında olanlar tarafından kontrol edilebilir bir iletişim öğesidir. Bu nedenle hem yüz yüze ikili ilişkilerde, hem de geniş mekan içinde bir toplulukla kurulan ilişkilerde mesafeyi bilinçli olarak kullanmak büyük yarar sağlar. Kişinin diğer insanlarla arasına koyduğu uzaklık, onlara karşı olan duyguları ile ilgilidir.

İnsanlar birbirleriyle ilişkilerini temel olarak dört bölgede düzenlerler.

1- Mahrem Alan : (Cilt teması-3 0, 35 cm. mesafe)

Her insanın bir psikolojik korunma sınırı vardır. Buna mahrem alan denir. 0-25 cm. yakınlık içine sadece özel duygusal ilişkimiz olan insanları alırız. Bunlar aile bireyleri, eşimiz-sevgilimiz ve çok az sayıdaki yakın arkadaşlarımızdır. Bu kimselerin dışında herhangi bir kişinin bu mesafeyi aşması bizde rahatsızlık yaratır.

2- Kişisel Alan (40-80 cm.)

Birbirlerini tanıyan ve rahat konuşan iki insan, bu mesafede kendilerini en rahat hissederler. Kendimizi yakın hissetmediğimiz insanların girmesine izin vereceğimiz en yakın alan kişisel alandır. Sosyal ortamlarda, işyerinde birbirini tanıyan ve arkadaş kabul eden insanlar birbirleriyle bu mesafe içinde ilişkidedirler.

3- Sosyal Alan : (80 cm.-2 m.)

İşlerin rahatça konuşulduğu, resmi ilişkilerin sürdürüldüğü bölge bu çemberdir. Tanıdıklarımızla, işyerindeki arkadaşlarımızla, evimize gelen tamirci, kapıcı gibi kimselerle kurduğumuz ilişkilerde 1 m.-2,5 m. arasında bir mesafede durmaya çalışırız.

4- Genel Alan : ‘2 metre…)

İki metreden başlayarak uzayan kişisel alan genel, topluma açık, tanımadığımız kişiler içindir. Ne var ki zorunlu koşullar nedeniyle okullarımızda öğretmenler, genellikle böyle bir mesafe kullanmak zorunda kalırlar. Aradaki mesafe on metreyi geçtiği zaman, karşılıklı etkileşi m ve iletişim daha da zorlaşır.

İletişim Sürecinde Jestler (El ve Kol Hareketleri) ve Mimikler (Göz ve Yüz İfadeleri)

Yüz İfadeleri : Zihnimizden, gönlümüzden silinmeyen, zengin anlamlarıyla içimizde derinleşen pek çok yüz vardır. Bir bakış, bir gülüş, bir ifade hayal ettikçe, düşündükçe yankılanır, derinleşir, unutulmaz. Nasıl böyle silinmez derin izler bırakır bir yüz? Beden dilimizin en belirgin ve en kesin anlamları yüzümüzdedir. Bakar, güler, anlatırız; bazen de bakmaz, gülmez ama yine anlatırız. Bir y üzde yüzlerce anlam gizlidir.

İnsanlar genellikle duygu ve yüz ifadelerinin birbiri ile doğrudan ilişkili olduğuna inanırlar. Ancak, bilim adamları duygular ile bu duyguların yüzle ifadeleri arasındaki ilişkinin böylesine açık olmadığını düşünmüşler ve çeşitli araştırmalara yönelmişlerdir. Bu araştırmaların sonucunda kişiye ve sosyal yapıya ait bilinç ve bu bilincin oluşturduğu düşüncenin, insan yüz ifadesini etkilediği ortaya çıkmıştır. İnsanın düşüncesi; duygu ve yüz ifadeleri arasındaki doğrudan bağlantı y ı engeller, etkiler ve yönlendirir.

Beden anlatımlarıyla ilgili bilimsel yaklaşımlar ilk olarak Charles Darwin’in 1872’de yayımlanan İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi adlı kitabında bulunmaktadır.

Daha sonra çağdaş araştırma yöntemleriyle yapılan ciddi çalışmaların başında Wolff’un 1945’lerdeki araştırması gelmektedir. Bu araştırmada beden hareketleri ile insanın iç dünyasının ilişkileri üzerinde durulmuş ve sonuçlar Jestlerin Psikolojisi adlı eserde yayımlanmıştır.

İnsanlararası ilişkilerde, kişilerin birbirlerine karşı duydukları “sempati” ve “antipati”lerin temelinde, kelimelerle ifade etmekte zorluk çektikleri olumlu ve olumsuz duyguların arkasında bu tür küçük beden dili işaretleri ve sözsüz mesajlar yatmaktadır.

El ve Kol Hareketleri : Eller insa nın kendini ifadesinde en duyarlı ve etkili organıdır. İnsanın elinin becerisinin gelişmesi, beynin biyolojik gelişimine paraleldir. İnsan beyninin düşünüp hayal ettiğini, eller gerçekleştirir. İnsanın işaret ve baş parmağının evrimi, bilim ve tekniğin bu g üne kadar geliştiremediği olağanüstü duyarlıkta hareketli bir organın ortaya çıkmasına yol açmıştır.

İnsan eli sadece kendisine verilen araçları biçimlendirmez. Parmak, el ve kol eklemleri aracılığıyla boşluk içinde uzanabilir, düz ve eğimli çizgiler, köşeler, daire ve yuvarlak hareketler yapabilir; tutar, temas eder, kavrar, okşar, çarpar, iter, çevirir, vurur, parçalar.

E lin önemi sadece son derece duyarlı hareket ve hissetme becerisine sahip olmasından değil, aynı zamanda el ve beyin arasındaki karşılıklı bağlantıların zenginliğinden kaynaklanmaktadır.

İnsan beyninde başparmak ve işaret parmağını kontrol eden hücrelerin kapladığı alan, baş ve bütün duyu organlarının kapladığı alana eşit, ayağın kapladığı alandan da on kat fazladır.

Bir eşyanın veya durumun ellerle anlatılması, kaynağını çok eskilerden alır. İnsanların kendilerini kelime ve çizgiyle ifade edemedikleri dönemde, tek iletişim araçları el işaretleriydi. Geçmişte el işaretleriyle cisimler, izlenimler, duygular ve düşünceler anlatılmıştır. Ancak insanın dil becerisinin ileri düzeyde geliştiği günümüzde el işaretleri, hala iradeyi tamamlayıcı ve anlamı pekiştirici etkilere sahiptir.

Ses Tonu : Hatırladığımız sesler büyük çoğunlukla hoş olmayan seslerdir. çünkü güzel bir sese ve doğru bir telaffuz, amacına ulaştığı için fark edilmez. Ancak amacıyla uyuşmayan rahatsız edici bir ses, onu hemen fark etmemize sebep olur.

Ses, tonu, yüksekliği, rezonansı ve temposu ile duygularımızın en önemli aktarıcısıdır. Mutluluğumuzdan hüznümüze, samimiyetimizden tereddüdümüze kadar bütün duygular sesin bu özelliğiyle aktarılır. Sesin müziği hayatın gerçeğidir.

İletişim Engeli Olarak Savunuculuk

İnsan yaşamında öyle anlar vardır ki, kendisini mutlaka koruması gerektiğinden, savunucu bir iletişim içine girmesi zorunludur. çünkü karşıda, benliğine saygı göstermeyen, kendisini korumazsa onu ezip geçecek kişiler vardır. Saldırganlığın bulunduğu böyle ortamlarda kişi, bütün gücüyle kendini savunur.

Saldırgan davranış, ister açık bir biçimde, isterse örtük bir biçimde olsun, iletişimde savunmayı doğurur. Konuşan kişi saldırgan davranışının farkında olmayabilir; ancak onun farkında olmayışı sonucu pek değiştirmez. çünkü dinleyen, davranışlarını onun farkında oluş yada olmayışına göre değil, kendi iç dünyası çerçevesinde değerlendirir.

İnsanlar her ortamda ve çevresinde bulunan insanlarla iletişime girerken içinden geçenleri olduğu gibi söyleyemez. Bunun nedeni reddedilme ve incinme korkusudur. İnsanların çevresinin değerlerini ve beğenilerini dikkate alarak oluşturduğu tutum ve davranışların tümüne sosyal benlik denir. Sosyal benlik, diğer insanları düşünerek oluşturulan görünüş, düşünce, davra n ış ve duyguların bir bireşimi, bir sentezidir. İnsan her yerde her zaman kendi iç dünyasının reddedilme riskini göze alamaz. Gelişigüzel herkese kişinin kendi iç dünyasını açması sağlıklı bir davranışta değildir.

Sosyal benlik bilinci olduğu gibi, bir de iç benlik bilinci vardır. Bu da, görünüş, düşünce, davranış ve duyguların kişiye görünümü, onu etkileyiş biçimidir. Bu etki, son derece ona özgü ve onun iç dünyasına ait bir bireşim oluşturur. İşte buna iç benlik bilinci denir. Sosyal benlik bilincinin, insan ilişkilerini kolaylaştırıcı, gereksiz sürtüşmeleri ortadan kaldırıcı önemli bir işlevi vardır. Ne var ki yakın ilişki içinde olduğumuz, yaşamımızı paylaştığımız kimselerle ilişkilerde, sosyal benliğin baskın olması bizi onlardan uzaklaştırır.

Her bireyi n değişik konularda kendine özgü bir düşüncesi, bir anlayışı vardır ve bu düşüncenin bir başka kimseninkinden farklı olması doğaldır. Bir toplumda “herkes benim gibi düşünmelidir, benim düşünce tarzım en doğrusudur” tutumu ağır basarsa, akılcı tartışmalar yerine duygusal çatışmalar ortaya çıkar.

Savunucu İletişim Ne Zaman Artar ?

Landfield (1954) yaptığı bir araştırmada, bireyin güvenliği ve kendi hakkındaki beğenisi tehdit edildiği zaman, savunucu davranışın arttığını gözlemlemiştir. Bu tür tehdit durumları, daha çok bireyin kendisi için önemli olan ve onun davranışlarını değerlendirebilecek mevkide bulunan kişiler çevresinde olduğu zaman ortaya çıkar. Landfield insanların iki tür tanışığı olduğunu söyler: Tehdit edici olan ve olmayan tanışıklar. Tehdit ed i ci olmayan tanışık, bireyin davranışını değiştirmeye çalışmaz, onun düşüncelerini, duygularını olduğu gibi öğrenmek amacındadır ve bu nedenle savunuculuğa yol açmaz. Tehdit edici tanışıklarla kurulan iletişimdeyse savunuculuk kendini daha sık gösterir.

Dav itz (1959) ise, çevresindeki insanları tehdit edici olarak görmenin, büyük ölçüde iletişim kuran kişinin algılayış biçimine bağlı olduğunu gözlemlemiştir. Korku dolu ve endişeli kişilerin çevresindekileri çoğunlukla tehdit edici olarak gördükleri saptanmıştır. Bu tür insanlar, içinde bulundukları kişiler arası ilişkiler çevresini, cezalandırıcı bir çevre olarak algılarlar. Bu kişiler büyük bir olasılıkla, cezalandırıcı bir ortamda yetişmişlerdir; cezalandırıcı gelişim ortamında, başkalarından korkmaya ve k e ndilerini sürekli koruma gereğine koşullanmışlardır. Yıldız Kurgun(1973) ana-babaların otoriter, demokratik yada ilgisiz tutumlardan birine sahip olmasıyla çocukların kendini gerçekleştirme dereceleri arasındaki ilişkiyi araştırmış ve şu sonuçları elde et m iştir:

– Demokratik tutuma sahip olan ailede yetişmiş bireyler, kendini daha çok gerçekleştirebiliyorlar.

– Soğuk ve sert disiplinli otoriter ortamda yetişen gençlerinse, kendilerini gerçekleştirme başarılarının daha düşük olduğu görülmüştür.

– İlgisiz tutum içinde yetişenler ise, kendini gerçekleştirme yönünde geri kalmışlık gösterse de, otoriter ortamda yetişenler kadar başarısız bulunmamıştır.

Lichtenber (1955), “bir kişinin olgunluk derecesiyle kurmuş olduğu iletişim türü arasında bir ilişki var mı?” sorusu üzerinde durmuş ve duygusal yönden henüz olgunlaşmamış kimselerin reddetme, karşı çıkma ve karşısındakinin söylediğinin tersini söyleme davranışlarını daha fazla gösterdiklerini saptamıştır.

İletişimde en başta gelen bozuk temellerden biri, savunuculuktur. Savunuculuk, bireyin benlik bilincini koruma gereksinmesinden kaynaklanır. Savunucu durumda olan kişi, zihin gücünü söz konusu edilen konudan çok, kendisini savunmaya harcar. Konudan söz etmek yerine, karşısındakine nasıl göründüğünü düşünür. Karşıd a kini nasıl alt edeceğine, tartışmayı nasıl kazanacağına nasıl baskın çıkacağına, karşısındaki sözlü saldırıda bulunursa nasıl karşı koyacağına zihnini yorar. İletişimdeki savunuculuk kendini sadece sözlü iletişimde değil, beden hareketlerinde, yüz ifadele rinde ve sesin tonunda da gösterir.

Yapılan araştırmalar, savunma özelliği arttıkça, iletişimdeki verimin düştüğünü, savunma azaldıkça, mesajın anlamına ve yapısına daha da dikkat edilebildiğini ortaya koymuştur.

Savunucu ve Açık İletilişimin Temelinde Yata n Tutumlar

– Yargılayıcı Tutum : Yargılayıcı tutum savunuculuğu arttırır. Eğer dinleyici, konuşanın sese tonundan, davranışından yargılandığı, değerlendirildiği izlenimi alıyorsa, savunucu bir tutum içine girer.

– Tanıtıcı Tutum : Yargıcı tutumun zıddı bir tarzdır. bir tarzdır. Bu tutumun karşıdaki kişiyi yargılayıcı, değerlendirici yada tehdit edici bir yanı yoktur. Olduğu gibi kabul edici bir tutumdur.

– Denetlemeye Yönelik Tutum : Konuşanın dinleyiciyi denetleme, belirli bir yöne çekme yada fikrini değiştirme gibi amaçlar taşımasını içerdiğinden, bunu sezen dinleyicinin savunuculuğu artar. Konuşan kimse, denetleme tutumuyla örtük yada açık bir biçimde, dinleyeni “bilgisiz”, “kendi başına karar vermekten aciz”, “henüz olgunlaşmamış”, “akılsız”, “yanlış y o lda olan biri” olarak gördüğünü ifade eder. İletişimde örtük biçimde yer alan bu mesaj, dinleyicide savunucu tutumun doğmasına yol açar.

– Soruna Yönelik Tutum : Soruna yönelik tutum içinde olan kişiler kendilerini belirli bir işi yapmakla sorumlu görerek konuşmayı sürdürürler. Bu tutum içinde karşıdaki kişiden katkı beklenir, çünkü sorunun tartışılarak çözüleceği her iki tarafça kabul edilmiştir.

– Belli Bir Stratejiyi İzleyen Planlı Tutum : Bu tutum içinde başlatılan iletişim, konuşanın amaçları konusunda dinleyiciyi kuşkuya düşürebileceğinden, savunucu tutumu yaratır. “Bakalım bunun altından ne çıkacak?” gibi bir düşünce, dinleyicinin kendini savunmaya hazırlamasına yol açabilir.

– Plansız Kendiliğinden Oluşan Tutum : Bu tutum insana daha “doğal geldiğinden, “sinsilik” kuşkusu uyandırmadığından, savunuculuğa yol açmaz.

– Aldırmaz, Umursamaz Tutum : İki kişi konuşurken, biri umursamaz bir tavır içinde söylenen söze aldırmama davranışı gösteriyorsa karşıdaki kişide doğal olarak savunucu bir tepki oluşabilir.

– Anlayış, Yakınlık Belirten Tutum : Umursamaz tutumun karşıtı “duygudaşlıktır”. İletişimde, kişinin karşısındakinin duygu ve düşüncelerine ilgi ve anlayış göstermesi, bunları önemsemesi; başka bir deyişle, karşısındakinin duygularını, düşüncelerini ve içinde bulunduğu durumu sanki kendi sorunları gibi görmesi, onun penceresinden bakabilmesi “duygudaşlık” yada “eşduyum” olarak adlandırılır. İletişimde bu tür tutum ağır bastıkça, savunuculuk azalır, açık (açılımlı) iletişim kendini gösterir.

– Üstünlük Bel irten Tutum: Konuştuğu kimseden daha üstün olduğunu ima eden kimse, sorunun çözümüne ortaklaşa eğilmeyi sağlayamaz. Bu durumda dinleyici, konuşanın söylediklerini dinleme yerine, bütün enerjisini kendini savunmaya yöneltir.

– Eşitlik Belirten Tutum : Dinleyici, konuşanın kendini üstün görmediğini anlarsa, işbirliğine açık bir tutum içine daha kolaylıkla girebilir. Eşit kişiler olarak iletişimde bulunan kimseler arasında karşılıklı güven ve saygı söz konusudur.

– Kesin Tutum : Hangi konuda konuşulursa konuşulsun bazı insanlar kesin bir ifade kullanmayı yeğlerler. Bu kimseler genellikle bir sorunu çözmek değil, her ne pahasına olursa olsun tartışmayı kazanmak amacındadırlar. Mutlaka haklı olmak gereksinimini duyarlar.

Kesin tutumlu kimse, dinleyende “kendi düşündüğünün dışında bir gerçek kabul etmeyen, başkalarının düşüncelerini kendisininkine benzetmek için baskı yapan kişi” izlenimi uyandırabilir. Bu izlenimde dinleyicide savunuculuğu körükler.

– Denemeci Tutum : Kesin tutumun karşıtı tavır “denemecilik”tir. Denemeci kişiler kendi inanç, bilgi ve tutumlarına eleştirici bir gözle bakıp, bunlarla deneyler yapabilirler. Bu kişiler, karşısındakinin söylediklerini, kendi düşünce ve tutumları kadar değerli bulma eğilimi içindedirler ve sürekli olarak öğrenmek ve “g e rçeği bulmak” için çaba gösterirler.

Türlü nedenlerle iletişimde meydana gelen kopukluklar, insan ilişkilerini olumsuz yönde etkiler. İletişimde kopukluklara yol açan nedenlerin bazısı, farkında olarak, bazısı da farkında olmadan yapılan davranışların sonucudur. Savunucu iletişim ve bu doğrultudaki tutumlar iletişimin sağlıklı yürütülmesini engelleyen başlıca nedendir. Bir baka nedense; iletişim içinde karşılıklı birbirini iyi dinlememekten kaynaklanır.

NİÇİN DİNLEMİYORUZ ?

Her şeyden önce, günün büyük bir zamanı dinlemekle geçer. Evde, işyerinde, toplantıda, radyoda, televizyonda o kadar çok konuşma vardır ki; bütün bunlara dikkat verilecek olsa, sinir sistemi yorulur. Sinir sistemi kendini korumak için dikkati her zaman yoğun bir odak noktasında tutamaz. İnsan, o anda içinde bulunduğu fizyolojik ve psikolojik gereksinmeler çerçevesinde anlamlı olan noktalara dikkati toplar.

Bir başka neden de, dakikada 600 kelimelik bir konuşma hızını rahatlıkla anlayabilecek bir sinir sistemine sahip olduğumuz halde normal konuşma hızının dakikada ancak 100 ile 140 kelime arasında olmasıdır. Bu demektir ki, her dakika en azından 460 kelimelik zihin boş kalır. Bu zamanı insan kafasında var olan malzemeyle doldurur. Bir başka deyişle, kendisi için önemli olan sorunlara döner ve onlarla ilgilenir. İşte kendini iyi bir dinleyici olarak eğiten kimseler bu boş zamanı konuşanın neyi ve niçin demek istediğini düşünerek kullanırlar, kendi sorunlarına dönmezler.

Bazen karşımızdaki insanı dikkatlice dinlediğimiz halde onu yeterince anlayamadığımızı fark ederiz. Çoğu zaman bir insanı dinlemek onu anladığımız anlamına gelmez. Gerek duygusal, gerekse düşünsel olarak bir insanı anlayabilmemiz için onunla eşduyum içine girmemiz gerekir. Sözlü ve sözsüz mesajlarına dikkat ederek, doğru anlayıp anlamadığımızı test edebilmek içinde geri bildirimlerde bulunmamız gerekir.

Bir kimseyle konuşurken, onun demek istediğiyle bizim anladığımızın aynı olup olmadığını denetlemeye geri-bildirim denir. Geri-bildirim kullanarak dinlemenin, anlamaya o denli büyük katkısı vardır ki; bu tür davranışa, iletişim uzmanları bir terim bulmuşlardır: AKTİF DİNLEME. Aktif dinlemenin en belirgin özelliği, bilinçli bir şekilde ve sürekli olarak geri-bildirimde bulunulmasıdır.

Aktif dinlemede, dinleyen, konuşanın söylediklerini açarak geri verir ve böylece konuşan, dinleyenin ne anladığını öğrenir.

AKTİF DİNLEMENİN ÜSTÜNLÜĞÜ NEREDE?

Diğer dinleme davranışlarına oranla aktif dinlemenin daha yararlı oluşunun nedenleri üç noktada toplanabilir :

1- Her şeyden önce, doğru yolu gösterme zorunluluğu duymaksızın, karşınızdakini gerçekten anlamak amacıyla, bütün dikkatinizle dinlemeniz, ona büyük bir huzur ve güven sağlar. Bu huzur ve güven ortamı içinde, kafasındakini olduğu gibi ortaya koymaktan çekinmez. Konuşan kendini rahatsız e d en her şeyi rahatlıkla ortaya koyabilecek duruma gelince, kendi sorunlarına daha bir iç rahatlığıyla bakabilir. Ve o ana dek fark etmediği değişik yönler görebilir. Aktif dinlemeyi sürdüren dinleyici ise, konuşanın sorunlarına hemen bir çözüm bulmakla yük ü mlü olmadığı için, konuşanı daha rahatlıkla anlamaya çalışır.

2-Aktif dinlemenin ikinci üstün yanı, örtük anlamları ortaya çıkarmak için iyi bir olanak sağlamasıdır. İnsanlar sorunlarını, düşüncelerini ve duygularını çoğunlukla simgesel bir biçimde ortaya koyarlar.

3- Aktif dinlemenin üçüncü üstün yanı, karşınızdaki kişiyi daha iyi tanımanıza olanak vermesidir.

ÇATIŞMA VE SÜRTÜŞMELERDE NASIL TEPKİLER VERİYORUZ ?

İletişimde ve ilişki sürecinde ortaya çıkan sorunların çözümleme yollarını ikiye ayırmak mümkün: Birincisi, sorunun çözümlenmesine katkı sağlamayan, ilişkiyi zedeleyen, karşılıklı güveni ortadan kaldıran YIKICI TARTIŞMA.

İkincisi ise; ilişkinin daha üst bir boyutta yaşanmasını olanaklı kılan ve karşılıklı güveni pekiştiren YAPICI TARTIŞMA.

Günlük yaşantımızda karşılaştığımız çatışmalarda yapıcı tartışılması gerektiğini ne çok vurgularız. Ancak bunu nasıl yapacağımız sorulsa genel saygı ve hoşgörü sözlerinin dışında çok azımız açıklama getirebiliriz. Yapıcı tartışma ve nasıl gerçekleştirebileceğimizi i rdelemeden önce yıkıcı tartışmanın ne şekilde gerçekleştiğini anlamamızın önemli olduğunu düşünüyorum.

YIKICI TARTIŞMADA GÖSTERİLEN TEMEL DAVRANIŞ MODELLERİ

1- Kaçınmak : Bazı kişiler herhangi bir kimseyle çatışmaya girmemek için bilinçli yada bilinçsiz, çeşitli kaçma davranışlarında bulunurlar. Kendilerine sorulduğunda canlarının bir şeye sıkıldığını söylemezler. Kaçınılmaz bir biçimde çatışma çıkmışsa, ya orayı terk ederler, ya uyumak isterler, yada sanki çok önemli bir uğraşları varmış gibi, sadece yaptıkları işle ilgilenirler. Başka bir deyişle, ellerinden geleni yaparak çatışma durumuyla karşılaşmaktan kaçarlar. Bu davranış içinde olan bir insana hitap etmek güçtür. çünkü karşımızda söylenecek söze muhatap olarak bizi dinleyecek, etkileşimde bulunacak b ir kişi yoktur.

2- Hasıraltı Etmek : Hasıraltı eden kimse, sadece tartışmaya girmekten kaçınmakla kalmaz, sanki tartışacak bir konu yokmuş, kendisiyle diğeri arasında bir sürtüşme söz konusu değilmiş gibi davranır. Bu tutum karşındakinde hem kızgınlık hem de suçluluk duygusu uyandırır.

3- Suçlu Hissettirmek: Bir insan karşısındakine açıktan açığa ve doğrudan kızgınlık yada kırgınlığını söyleyemiyor, fakat imalı yollarla karşıdaki kişinin kendini mutsuz ettiğini ifade ediyorsa kullandığı teknik “suçlu hissettirme” yöntemidir. Bu tutum, “karşıdakini suçlu hissettirerek istediğini yaptır” şeklinde özetlenebilir.

4- Konuyu Değiştirmek : Çatışma olasılığı belirdiği anda konuyu değiştirmek, sık kullanılan yöntemlerden biridir. Bu tür eğilimi olan iki kişinin gerçek anlamda bir ilişki geliştirebilmeleri zordur. Böyle bir ilişki içinde olan kişilerin ilişkisine “beraber olma oyunu” olarak bakmak daha doğrudur.

5- Eleştirmek : Bizi sinirlendiren bir sorunu konuşacağımız yerde kızgınlığımızı, karşımızdaki kişinin başka davranışlarını eleştirerek dile getiririz. Böyle durumlarda karşımızdaki bizim gerçekten neye kızdığımızı pek anlayamaz.

6- Akıl Okuyuculuk: Karşısındakini dinleyecek ve onun söylediklerini ifade ettiği biçimde anlayacak yerde, o kimsenin kişiliğini çözümleyerek, onun gerçekte ne demek istediğini kendisine öğretir biçimde anlatarak kendi bilgiçliğini ve üstünlüğünü belirtmeye çalışır.

7- Tuzak Kurmak : Bazı kişiler karşılarındakinden bir davranış yapmasını isterler. Karşıdaki bu davranışı yapınca, sanki önceden isteyen kendileri değilmiş gibi, bu davranışı yapana yüklenirler. Örneğin; “haydi gel seninle tam dürüst olalım, içimizden geçtiği gibi konuşalım, aklımızdan geçenleri birbirimizden saklamayalım” derler. Fakat karşıdaki bu isteğe uyarak kendi içinde n geçenleri dürüstçe paylaşmaya başlayınca, hemen surat asmaya, kinayeli laflar söylemeye başlarlar.

8- İma Etmek : Bazı insanlar kızdıklarını hiçbir zaman açığa vurarak belirtmezler, ancak ipuçları vererek bazı ip uçları verirler.

9- Bardağı Taşırmak : Karşısındakine kırılan, kızan kişi bu kızgınlığını o anda belli etmez. Bir süre bu tür kızgınlıklarını ve kırgınlıklarını depoladıktan sonra önemsiz bir olay bahane ederek hepsini boşaltır.

10- Tedirgin Etmek : Öyle kimseler vardır ki, kızgınlıklarını, kırgınlıklarını açıkça ifade etmek yerine, karşısındakinin tedirgin olacağı davranışlarda bulunarak bu yolla kendi duygularını ifade eder.

11- Şakaya Boğmak : Bazı kişiler kendilerine ciddi bir duygu yöneltildiğinde, işi hemen şakaya dök mek ve bu yolla ciddi duygulardan kurtulmak isterler.

12- Yaraya Dokunmak : Herkesin, psikolojik anlamda, son derece duyarlı olduğu, “yaralı” yerleri vardır. Buralara dokunduğunuz zaman karşınızdakiyle ilişkinizin bozulma olasılığı yükselir. Kişinin bu noktalarını ancak ona yakın kimseler bilebilir. Bu yakın kimseler kızgınlıklarını, kişiyi bu duyarlı noktalarından yakalayarak belirtiyor ve öç alıyorlarsa, bu hastalıklı bir ilişkidir.

13- Değişmeye İzin Vermemek : Değişmeye izin vermeyenler, bir kişiyle kurdukları ilişkinin hep böyle kalmasını isterler. Yıllar önce kendi aralarında konuştukları, anlaştıkları bir konuda en ufak bir düşünce ve duygu değişikliğine tahammül edemeyenlerdir.

14- Yoksun Bırakmak : Bazı kimseler karşısındakine kızdığı yada kırıldığı zaman, bu duygularını olduğu gibi kabul edecek yerde, karşısındakinin ihtiyacı olan birşeyi ona vermeyerek öç alma yoluna giderler.

15- Yardımı Esirgeme : Adından da belli olduğu gibi kişiyi cezalandırma biçiminde kızgınlığın yada kırgınlığın belirtilmes idir.

YAPICI TARTIŞMA VE AŞAMALARI

Yapıcı tartışmanın aşamalarına geçmeden önce şunu belirtmekte yarar vardır: Karşılıklı iyi niyet ve güven ortamı içinde, eşit söz hakkı olan insanlar arasında gerçekleştirilebilen bu tartışma türü günlük yaşamda her zaman ve her yerde uygulanamaz. çünkü üzerinde düşünmek ve hazırlık yapmak için zaman gerekir. Yapıcı tartışma kişinin, yaşamındaki “önemli kişi”lerle olan ilişkileri aksadığı zaman uygulanacak bir yöntemdir.

1- Sorun Hakkında Düşünmek : Önce ilişkide sorun olan şeyin tanımlanması gerekir. Bu konudaki duygu ve düşüncelerin net olarak ifade edilebilmesi, sorunun çözümü için önemlidir.

2- Tartışma Zamanının Saptanması : Tartışmayı yapacağınız kişiyle ortak ikinize de uygun olan bir zamanın seçilmesi gerekir.

3- So rununuzun İfadesi : Sizin için önemli olan yalnızca bir sorunu ele alın. İfadeniz iki yönlü olmalıdır:

– Sizi rahatsız eden davranışın bir tanımı,

– Bu davranışın sizde uyandırdığı en belirgin duygu.

4- Anlaşılıp Anlaşılmadığınızı Denetleme: Karşınızdakinin sizin sorununuzu nasıl anladığını tekrar etmesini sağlayın.

5- İstediğinizin Ne Olduğunu Düşünme ve Alıştırma Yapma : Sizin için sorun olan davranışın ortadan kaldırılması ve yerine yenisinin getirilmesi söz konusu olduğundan, karşınızdakinden ne istediğinizi net olarak ifade etmelisiniz. Bu isteğinizin karşınızdaki insan için ne anlama gelebileceği hakkında duyarlı olmaya çalışmalısınız.

6- İsteğinizin Anlaşıldığını Denetlemelisiniz : Karşınızdakinden ne istediğinizi tekrarlamasını sağlayın.

7- Verilen C evabın Ortak Değerlendirilmesi: Her ikinizin de kabul edebileceği ortak bir karara varmak.

10- Verilen Kararın Uygulanırlığını Gözden Geçirmek için Bir araya Gelmek : Verilen kararın uygulanması sırasında yaşananların paylaşımı.

Kızgınlık ve engelleme duygusu, farkında olunan yada olunmayan çatışmalardan kaynaklanır. Sadece kısa süreli gerginlikleri değil, uzun süreli çatışmaları çözmekte, yaşamın önemli bir parçasıdır. ‚atışma değişik nedenlerden yaşanabilir ve çözümüne iki temel tutum içinde yaklaşılabil ir:

1- “Ben kazanacağım, o kaybedecek” yaklaşımı,

2- “Her ikimizin de sonuçtan memnun olması gerekir” yani “Kaybeden Yok” yaklaşımı.

Herhangi bir çatışmada eğer yaklaşımımız “Ya Kazan Ya da Kaybet” ise iki kişiden biri mutlaka sonuçtan hoşnut olmayacaktır. Böyle bir tutum içinde en güçlü olan, en çok ısrar eden, en hileli davranan üste çıkar. Bu durumda “kazanan”, büyük bir olasılıkla, karşısındakinin saygısını, güvenini ve iyi niyetini “kaybeder”. Bu tutumla karşısındakini kaybetme pahasına tartışmanın kaz a nılması söz konusudur.

“Kaybeden Yok” yönteminde ise tartışmanın sonucunda alınan kararlardan her iki tarafında memnun olması söz konusudur. Genellikle kaybeden yok yöntemi şu aşamaları içerir:

1- Çatışmayı Tanıma: İlişki içinde sizce sorun olan şeyi ifade edin. Mümkün olduğunca ben dili kullanarak çözüme ulaşma tutumu içinde olduğunuzu belirtin.

2- Birçok Çözüm Yolu Ortaya Koyun : Aklınıza gelen çözüm yolları iyi yada kötü, mümkün yada değil gibi süzgeçlerden geçirmeden ortaya koyun.

3- Çözüm Yollarını Değerlendirin: Bu aşamada her çözüm yolu değerlendirilerek karşılıklı herkesi ne derece tatmin ettiği tartışılır. Bu evrede kişilerin karşılıklı dürüstçe düşüncelerini ifade etmeleri önemlidir.

4- En İyi ‚özümde Anlaşın : Seçenekler arasından iki tarafı da en çok ifade eden çözümde anlaşılır. Bu çözümün ne anlama geldiği her iki tarafça ifade edilir.

5- Çözümü Uygulamaya Koyun : Bu evrede çözümün ayrıntıları konuşulabilir. ‚özüm bir planlamayı gerektiriyorsa, bu planı yapmanın zamanıdır. önemli olan plan yapıldığı zaman bu planın her iki taraf tarafından aynı anlaşılmasıdır.

6- Çözümü Gözden Geçirme: B u aşamada uygulanan çözümün gözden geçirilmesi söz konusudur.

Kısaca, yaşamımızın tüm alanlarında insanlarla yakın yada uzak ilişkiler içindeyiz. Birlikte olan, etkileşimde bulunan insanların aralarında çatışmalar yada sürtüşmelerin çıkması doğaldır. Doğal olmayan bu çatışmaların ilişkiyi bozması ve yıpratmasıdır. İlişkilerimizdeki sorunların farkında olur ve bu sorunları gerçekçi bir biçimde kabul ederek; gerekli çözüm yolları için çaba harcarsak bunları aşarak daha verimli ilişkiler yaşayabiliriz.

Yararla nılan Kaynaklar:

1- Cüceloğlu, Doğan, İnsan İnsana. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1994.

2- Baltaş, Zuhal-Baltaş, Acar, Bedenin Dili. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1992.

3- Gordon, Thomas, Etkili Öğretmenlik Eğitimi. İstanbul: YA-PA Yayınları, 1993.

Not: Bu çalışma belirtilen kaynaklardan derleme şeklinde düzenlenmiştir ve yeni bir yaklaşım sunulmamaktadır.

Yorumlar