Kişilik Kuramları

Kişilik Kuramları

İnsanların duygu, düşünce, algılama, tutum ve davranış bakımından farklılığı, onların kişiliğini belirler. Kişilik, her bir insan için az çok değişmezliği bulunan, duygu, düşünce, algılama, tutum ve davranış kalıplarının o kişi için olan bütününe verilen addır.
Kişi toplum içinde ve küçük gruplarda yaşar. Bu çevre değişik ilişkileri, etkileşimleri ve koşulları getirir. Bir kimse bu etkenlere bağlı olarak kişiliğin çeşitli yönleri açısından başka zamanlarınkinden farklılık gösterebilirse, bu, onun kişiliğinin değiştiğinin kanıtı değildir. Bu kişiliğin o zamana kadar bilinmeyen bir yanından kaynaklanmış davranıştır.
Bazı araştırıcılar kişilik özelliklerini kutuplaştırarak içe-dışa dönüklük diğer bazıları kişilik yapılarının sınıflandırılmasıyla, daha başkaları kişilik kalıplarını oluşturan kişilik özelliklerini neden bu kalıplar içinde daima bulundurdukları sorusu ile diğerleri kişiliğin belirleyicilerinin hangi etkenler olduğu sorusu üzerinde durmuşlardır. Kişiliğin aile içi erken yaşantılardan nasıl etkilendiğinin, biçimlendiğinin ve iç dinamiğiyle nasıl işlev yaptığını ele ilk görüş psikanalitik kuramdır.

Traid = Özellik = Cimrilik
Savurganlık
Bencillik
El sevenlik(başkalarını sevme)

İNSAN TİPLERİNE GÖRE KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ

Sheldon

Sindirim sistemi hakimiyeti,ÞEndomorfik vücutta yumuşak yağ dokusu hakim
Belirgin kas ve kemik gelişimi,ÞMezomorfik kuvvetli, iri
Bel ve sinir sistemi gelişimiÞ Ektomorfik belirgin

Kretcmer
Kilolu, rahat,Þ Sikloid konuşkan, sosyal
İnce ve uzun, zayıf yapıda, içe kapalı,Þ Şizoid sosyal değil
Jung

Az konuşan, hassas, yaratıcı,Þ İçe Dönük kendi iç dünyasına dış dünyadan daha fazla önem veren, dış ilişkilerinde güvensiz
İlişkilerden hoşlanan, sosyal ilgi alanıÞ Dışa Dönük fazla, dış ilişkilerde güvenli, iç dünyadan çok dış dünyaya önem verir.

TİP ve TRAİT FARKLILIKLARI

Tip kavramı sosyal değerlerden çok kaliteye dayanır. Traitle yapılan sınıflama sayısaldır. Tipte devamlılık yoktur, birey gruplardan ya birine ya da diğerine girer. Traitte devamlılık vardır. Bireyler davranışlarına göre karşılaştırmalı olarak o trait için bir ölçek üzerinde belirlenebilir. Örnek; A grubundaki birey, B grubundakine benzemez anlamına gelir.
Tip kavramı belirsiz, trait kavramı karmaşıktır. İnsanlar arasındaki farklılıklar, derece farklılığı ve niteliksel farklılığı içerir. Örnek; geri ve ileri zekalı yoktur, bunlar zekanın dereceleridir. Körlük yoktur, bu görmezliğin bir derecesidir. Değişik traitlerin belirlenip ölçülmesiyle kişilik testleri oluşturulmuştur. Kişilik testleri trait ölçmeyi hedefleyen, yapılandırılmış ve yapılandırılmamış diye 2 grupta ele alınan ölçeklerdir. Yapılandırılmış kişilik testleri araştırmalara dayalı olarak toplum içinde o özelliğiyle normal derecelerinin belirlenmesiyle, kişiliğin bu normale göre kıyaslanması esasına dayanan testlerdir.
***Yapılandırılmış testlerin geçerliliği fazladır.

PSİKANALİTİK KURAM
(Sigmund FREUD)

Kendi döneminin bilimsel görüşlerinin psikolojiye aktarılması özelliğidir. Nedensellik ilkesi(Determinizm)’ nine temelini oluşturur. Her şeyin nedeni vardır, davranışlarında nedeni vardır. Bu anlayış ilk kez psikolojiye objektif yaklaşımı getirmiştir. Freud histerik vakaların tedavisi sırasında, davranışı yönlendiren bilinçdışı etkenleri keşfetmiştir. Freud’un kuramı biyolojik bir psikoloji kuramıdır. Davranışın temelinde fizyolojik bir takım mekanizmalar olduğu görüşü vardır. Freud’un kendisi nörologdur. Tıp fakültesinden atılmıştır.
Libido, yaşam enerjisi demektir. Libidonun kaynağı cinsellik ve saldırganlık dürtüleridir. Freud tedavi tekniği olarak psikanalizi geliştirmiştir. Psikanalizin her seansı 50 dakika olmak üzere, haftada 5 gün ve 5 yıl süreyle devam eden tedavi şeklidir. Çok zaman ve para gerektirdiği için günümüzde uygulanmamaktadır. Bunların yerine psikanalitik psikoterapiler uygulanır. Bunların psikanalizden farkı, daha kısa süre içinde daha temel sorunları ele alarak ve yeni ortaya çıkarılmış terapi tekniklerini de bünyesine katarak uygulayabilmesidir. Freud hipnoz konusuyla tedaviye başlamıştır. Sonra bu tekniği bırakıp yerine serbest çağrışımı kullanmıştır. Genelde psikanaliz şu şekilde uygulanabilir:
“ Orta düzeyde ışıklandırılmış bir odada, hasta bir divana uzanır. Onun baş kısmında hastanın göremeyeceği şekilde terapist oturur. Terapist hastaya aklından geçenleri sansürsüz olarak anlatmasını söyler. Bunları eksiksiz not eder. Buna transferans denir. Transferans daha sonra analiz edilir. Bu tedavinin bir parçasıdır. Kişinin geçmişinde, onu etkileyenler genelde ana-babalardır. Bilinç dışı olarak hasta, terapisti anne babası yarine koyar. Ona ilişkin duygularını bu şekilde çözümleme şansı olur.
Terapistin onlardan farklı kişiliği olduğunu fark ettiği zaman, günlük ilişkilerinde, bu ilişkilerini bozan aktarımlarını anlamış olur. Freud rüya analizi, dil ve kalem sürçmeleriyle, fıkra analiziyle bilinçdışını anlayabilmeye çalıştı. Psikanalitik teorinin 5 ana öğesi vardır:
1. Topoğrafik Öğreti (bilinç, bilinç dışı, bilinç öncesi)
2. Yapısal Öğreti ( id, ego, süper ego)
3. Genetik Öğreti ( oral, anal, fallik, latans, genital)
4. Ekonomik Öğreti
5. Dinamik Öğreti

1. Topoğrafik Öğreti : Bilinç, bilinç öncesi ve bilinç dışı diye 3’e ayrılır. Freud’a göre bu bilinç durumları buzdağına benzetilebilir. Freud’a göre yaşamımızı bilinç dışı yönlendirir. Bilinç dışı kolaylıkla erişemeyeceğimiz ancak serbest çağrışımla, rüya ve fıkra analizi, dil ve kalem sürçmeleriyle, ulaşabileceğimiz bir bilinç bölümüdür. Burası bizi etkileyen çocukluk yaşantılarının unutmak istediğimiz, toplum tarafından dışlanan, içgüdülerimizle bağlantılı bölümüdür. Cinsellik ve saldırganlık dürtülerin merkezidir. Bilinçdışına hipnozla ulaşabiliriz. Hipnozla kişiye, hipnozun sonunda kendini mutlu hissedip, pencereyi açıp dışarı bakacağı telkini yapılırsa, uyanınca ilk önce bunu yapar. Neden yaptığını bilmez. Bilinçdışı, yaşamımızı yönlendiren inançları da kapsar. Bilinçöncesi, unuttuğumuz ancak hatırlamak istediğimizde hatırlayabileceğimiz, enformasyonları (bilgi, duygu) içerir. Bilinç, farkında olduğumuz yaşantılardır.

Topoğrafik Öğretide Bilinçdışına Ulaşma Yolları :

a. Düşlerin çözümlenmesi
b. Serbest Çağrışım
c. Dil ve Kalem Sürçmeleri
d. Projektif Testler
e. Hipnoz

2. Yapısal Öğretiye göre : İd, ego ve süper ego kavramları vardır. İd, kişiliğin doğuştan varolan bölümüdür. Yeme, içme, hava alma türünün devamlılığını sürdürme işlevleri arasındadır. Böylece bağımlılık (başkası tarafından beslenme ve korunma) isteklerinin, saldırganlık ve kaçma eğilimlerinin ve cinselliğin ilk dürtüleri olduğu kabul edilir. Bu ilkel dürtülerle ilişkili olarak ağrı, acı, rahatsızlık, hoşlanmama durumlarından uzak durma eğilimleride sayılmaktadır. (HAZ İLKESİ) İnsanın temel duygusal durumları ancak algılama ve biliş sayesinde gelişir ve büyür. Bu nedenle algı ve biliş, id’in değil egonun işlevleridir. Ego işlevleri yeterince gelişemez veya bozulursa id türevleri bilinçli fanteziler içinde boy gösterir ve hatta davranışlarda ortaya çıkar. Ego, benliğin gerçeği değerlendiren bölümüdür. İçinde yaşadığımız dünyayla ilişkilerimizi ego sürdürür. Ego çevreyle ilişkiyi yürütüşünde bilinçli algılama, düşünme-yargılama, duygulanma, yürütme gibi zihin işlevlerini üstlenir. Kişiliğin hükümetidir. Değerlendirir, yargılar, çözüm getirir, savunmalar yaratır, bağdaştırır. Algılama, bellek, gerçeği anlama ve değerlendirme, yaşantıyı sentez etme, iç ve dış dünyalar arasında köprü kurma hizmeti görür. Çevreye uyum sağlamak, mantık, egonun görevleridir. İd ile süper egoyu dengeler. Zevk ilkesine göre çalışan ide göre, ego gerçeklik ilkesine göre işlev görür. Böyle olunca anlık doyum değil, uzun vadeli doyumlar elde edilebilir. Eğer bilinçli denetimle iç ve dış streslerin gereği yerine getirilirse, topluma uyum sağlanmış olur. Olgun bir ego esnektir. Katı savunmaları kullanmaz. Ego zayıf ise id veya süper ego denetimi ele alır. İd egoyu ele geçirirse sosyopat olur. ( Toplum yasalarına aykırı)
3. Genetik Öğreti : Ruhsal durum ve rahatsızlıkların kökeni çocukluk dönemleri ile açıklanır. Bu dönemler şunlardır:
a. Oral Dönem(0-2) : Freud’a göre haz bölgesi ağızdır. 3 ay normal emme süresidir. Emmede aşırı doyum sağlanır ya da sağlanmazsa fiksasyon(saplantı) olur. Her yönü için bu böyledir. Oral dönemin fiksasyonları, ileride oral karakter dediğimiz karakterin çıkmasına neden olur. Oral karakterli kişilerde yemek yeme, alkol, sigara kullanma, para v.b. konularında, fazla alma verme problemleri olan, okuma, küfür etme, konuşma konusunda, aşırılığı olan kişilerdir. Bu dönemdeki fiksasyonların aşırılığı olduğu gibi, tamamen içeri çekilme, yalnızlık, yemek yememe, doyum veren yaşantılara hazla yönelme tarzında yaşanabilir. ***Oral dönemin bozukluğu şizofreniye, obesity(aşırı kilo sorunları-yalnızlık sonucu aşırı sevgi açlığı çekerler), anorexia nevrozuna(yemek yememe) yol açar.
b. Anal Dönem (2-3) : 2-3 yaşlarında tuvalet eğitimi ile başlar ve toplumla ilk çatışmasını yaşar. Daha önce serbest olan şeyin, yasaklandığını anlayamaz. Anne-baba ile çatışmaya girer, onların dediklerini yapmaya başlar ve bunu öfke ve saldırganlık gibi tavırlarla ödetir. Boyun eğme ve baş kaldırma bu dönemde görülür. Bu dönemdeki aşırı katı tutum ya da aşırı serbest tutum fiksasyona sebep olur. Zorlamadan, ilgili tutum çatışmayı çözdürücüdür. Anal karakterin özelliği titizlik, biriktiricilik (biriktirip birden harcama) ve benzerleridir. Anal dönemde görülen bozukluk obsesif-kompülsif bozukluktur.
c. Fallik Dönem(3-7) : Çocuk cinsel organına yönelmiştir. Bu dönem içinde karşı cinsten ebeveynine ilgi duyulur.(Freud’a göre) Bu cinsellik değildir.(yetişkinlik düzeyinde değildir) Bu yaştaki çocuklar anne ve babalarının ortalarına otururlar. Anneyi babayı bırakmama yada babayı anneye bırakmama gibi. Bu aynı zamanda suçluluk duygusu yaratır. Eğer bu dönemde herhangi bir nedenle erkek çocuk için baba, kız çocuk için anne yoksa bu çocukta suçluluk duygusu yaratır. Çünkü bunun sebebi olarak kendisini görür. İçe kapanık ve cinsel ilgileri de azalır. Eğer baba erkek çocuğu, anne de kız çocuğu bu dönemde cezalandırırsa hemcins ebeveyniyle özdeşleşemez. Bu da cinsel sapıklıklara neden olur. Fallik karaktere sahip olurlar. Erkeklerde fallik, kızlarda histerik karakter oluşur. Fallik karakterde aşırı erkeklik iddiası, sürekli cinsel eş değiştirme, kendi kendine erkek olduğunu ispat içindedir. Erkeksi özelliklerini abartır. (Kaç kızla çıktığı gibi) Histerik karakterde, romantizm, cinselliğin reddi, seksten başka her şeyi seksülaze eder. Örnek, doktora gider, bütün vücudunun rahatsız olduğunu söyler, cinsel yönden ilgi çeker. Karşısındakini erotik şekilde uyarmaya çalışır. Hem cinsleriyle rekabet, geçinememe, sürekli ilgi isteği, erkeklerden pasif bir şekilde kontrol edilme isteği, abartılı kadınlık (aşırı cinsel gösteriş), kendilerinden daha yaşlı kişilerden hoşlanma (baba ararlar), gibi. Yanlış özdeşleştirmeler sonucu cinsel sapıklıklar ortaya çıkar.
d. Latans Dönem (7-11) : Çocuğun sosyal yaşama girmesiyle başlar. Bütün enerjisini zihinsel olarak harcamak ister. Okuma yazma öğrenir. Sosyal kuralları öğrenir. Merak artmıştır. Bu dönemde cinsel ilgi kalkar. Sağlıklı cinsel kimlik kazanmasıyla sonuçlanır. Kendi cinsiyle oynar. Guruplarına karşı cinsi olmak istemez. Benimsedikleri rolleri pekiştirmek isterler. Hatta karşı cinsle alay etme görülür. Freud’a yapıla eleştirilerde, bu dönemin cinsel bir dönem olduğu görüşü yer alır. Bu dönemde cinsel ilgi gizli hale gelmiştir.
e. Genital Dönem (11-….) : 11-14 yaşlarında hormonal gelişim başlar. Kendi normal cinsiyet özelliğini kabul edilmesi çatışması tekrarlanır. Fallik dönem çatışması tekrarlanır. Eğer fallik dönem sağlıklı geçmişse, bu değişmeler kabul edilir. Kolay geçmemişse bu dönem değişiklikleri kabul edilmez.
4. Ekonomik Öğreti : Ruhsal aygıt içindeki yapıların, birbirleriyle çatışması veya karşılıklı olarak etkileşmesi önemli olmakla birlikte, ruhsal olayları anlamak için yeterli değildir. Bu karşılıklı etkilerin ya da zıtlaşmaların ne kadarlık bir güçle yapıldığının bilinmesi gerekir. Belirli bir davranış ya da ruhsal durum, id, ego ve süper ego arasındaki güç dengesine bağlı olarak ortaya çıkacaktır. Bunların her birinin belirli bir miktar enerjisinin bulunduğu temeline ilişkin bilgiler ekonomik öğretinin verileridir. Bu enerji miktarını arttıracak ya da azaltacak etkenler göze alınıp hesaplar yapılarak kişilerin tedavisine yöneliriz. Veya onların gelecekteki durumlarının ne yola yöneleceğini bu yolla önceden kestirebiliyoruz.
5. Dinamik Öğreti : Nevrotik, psikotik ve kötü uyumlu kişilerde, davranışın id, ego ve süper ego arasındaki dinamik etkileşiminde, dengesel uyumsuzluklar vardır. Dinamik öğreti, ilk üç hipotetik yapı arasında canlı bir etkileşimin bulunduğu ilk sağlıklı ve uyumsuz davranışların bu etkileşimler ile oluştuğu ile ilgilidir. Bu görüş, psikanalize dinamik psikoloji adı verilmesine yol açmıştır.
***Sosyopat (topluma aykırı davranma, bencil ve sorumsuzlar) kişide id dinamizmi hakimdir. Süper ego ile ego devre dışı kalmıştır.
***Egonun aşırı hakimiyeti ile kişi aşırı gerçekçiliğe bağlı çalışkan, ideal görüntü veren ama sempatik olmayan yalnız kalan kişilerdir. Can sıkıcıdırlar.
***Süper egonun aşırı hakimiyeti ile kişi aşırı ahlakçı, yargılayıcı, aşırı idealist, sürekli kendini sorguladığı için kolay hareket edemeyen, kendinde ve dostlarında mükemmeli arayan, bu yüzden yalnızlığa itilen, idealist fakat yalnız insanlardır. (psikolog olurlar ve en kötü psikologlar onlar olur.)
Freud’un teorisiyle Freud’un ileri sürdüğü tedavi yöntemi psikanalizdir. Çok yoğun ve ekonomik olmadığı için kullanılmaz. Günümüzde psikanalitik psikoterapi kullanılır. Çocukluk yıllarının çözülmesi esastır. Geçmişten çok bugünkü gelmiş olan dinamik etkileşim bozuklukları ile ilgilenirler. Psikanalitik kuram yenileşmiştir. Sosyal boyut kazanmıştır. Bireysel olma özelliğini kaybetmiştir.

BİREYSEL PSİKOLOJİ
(Adler’e Göre Aşağılık Kompleksi)

Kişi, sürekli olarak kendini ispat etme çabasındadır. Kendi bedeninden, görüntüsünden hoşnut değildir. Bunu değiştirebilmek için sürekli kısır döngü tarzında bir çaba içindedir. Övgü ve eleştiriyi almak için aşırı çaba gösterir. Eleştiri onu kamçılayan bir güçtür. Övgü ise beğenmediği kendisini beğenmek için çok fazla gereksinim duyduğu fakat inanmadığı bir şeydir. İnsanları kullanmak gereksinimindedir. Böylece üstün olduğunu kendine kanıtlamış olur. Beklentilerinde gerçekçi değildir. Yeteneklerini abartır. İnsan ilişkilerinde iki yol benimseyebilir. Ezicidir ya da kaçıngandır. İnsanlardan uzak durur. Bu kişiler yükseldikleri için insanları ezici tarzda liderlik yaparlar. Örnek, Hitler gibi.
Aşağılık duygusu, organik, zihinsel, sosyal veya eski yaşantıların sonucu olarak güçlü olmak isteğinin sonucudur.
Adler, bu çeşitli kompensatuar aktivitileri telafi edici kompensatuar aktivitelere erkeksi protesta demiştir. Bunlar başarı, prestij ve yükselme isteği şeklinde ortaya çıkar. Güçlü olma gereksinimi, organik eksikliğin değil, aşağılık duygusu, yetersizlik hissinin (organik, cinsel, ekonomik, sosyal) sonucudur. Adler, kendi çalışmalarına bireysel psikoloji adını vermiştir. Bunun nedeni her bireyin kendine ait amaçları ve bunları başarma çabaları ile tek, yegane olduğuna inanmasıdır. Bu amaç ve çabalar bireyi diğer kişilerden farklı kılan şeydir. Yani onun kişiliğidir. Adler güç ve prestij elde etme güdülerini nevrozların kültürel belirleyicilerine vurgu yapmış ve tedavi için yeniden eğitici tedaviyi önermiştir.
Cinsiyet Adler’e göre sadece güçlülük, üstünlük savaşında bir vasıta rolünü oynar. Cinsellik egemenlik arzusunun gerçekleşmesine yardım eden bir güçtür. Cinsiyet ile ilgili haz, egemenlik duygusunun eseridir. Adler’e göre insan toplumsal bir varlıktır. Diğer insanlarla ilişki kurma ihtiyacındadır ve kendisinden çok topluma yönelik bir yaşam biçimi geliştirmiştir.
Adler, topluma yönelmenin doğuştan varolduğunu ve toplumun insanı ilişki biçimi bakımından belirlemede etkili olduğunu savunmuştur. Adler’in en büyük katkısı, davranışın toplumsal belirleyicilerine önem vermesidir. Yaratıcılık, benlik kavramını ortaya atmıştır. Freud’un ego kavramına karşı Adler, benliği yorumlama yeteneğine sahip organizmaya anlamlı bir hayat sağlamaya çalışan özel bir dizgi olarak tanımlamıştır. Benlik kişinin yaşamına, doyumunu sağlayacak yaşantıları arar. Bunları bulmazsa yaratmaya çalışır. Benlik, kişisel olayları organizmaya yorumlayarak aktarır. Organizmanın gereksinimlerini karşılayacak olanakları yaratır ve kendine özgü yaşam tarzına yardımcı olur. Yaratıcı ben öznel bir sistemdir. Adler’e göre kişiliğin merkezi bilinçtir. İnsan bilinçli bir varlıktır ve genellikle davranışlarının nedenlerini, amaçlarının neler olduğunun bilincindedir. Adler, önce normal dışı psikoloji alanında bir kuram geliştirmiştir. Sonra normal kişiliği incelemiştir.

Nevrozların temelinde organ farklılığının yattığını söyler. Bu farklılığı tedavi için gösterilen çabalar, nevroz sendromlarını (semptomlar bütünü) oluşturur. Analizde esas üstünde durulacak nokta, telafi mekanizmalarıdır (Kompensatuar). Adler’e göre insanı geçmiş yaşantılarından çok, geleceğe yönelik beklentileri güdüler. Bu amaçlar insanın yaşadığı anda, yerde varolan istek ve ülkülerdir.
Adler’e göre düşünsel amaçlar, psikolojik olguların, öznel nedenleridir. Varılmak istenen amaç, gerçekleşme olanağı bulamazsa bile bireyin davranışlarını açıklamakta, tek neden olmaktadır. Adler, güç ve kuvvet için bilinçlenme olgusundan söz eder. Büyüklük hırsı bireyin davranışlarını güdüler. Aşağılık duygusu ve bunu giderme isteği ise ruhsal gelişmenin devamlı bir kamçısıdır. Bireyin yaşantısının çeşitli dönemlerinde aşağılık duygusu reaksiyonları görülebilir (Ergenlik).
Adler, organ eksikliği kavramını değiştirerek bu kavramın içine, bedensel etkinliklerin yanı sıra, psikolojik ve toplumsal yetersizlikleri ele almıştır. Adler”e göre dişilik ve erkeklik arasında çatışma vardır. Bunun temelinde hükmetme arzusu yatar. Bebek doğuşunda güçsüz ve zayıftır. Kendisini büyüten yetişkinliklere karşı aşağılık duygusuna kapılır. Zamanı gelince bu duygusunu yenip bağımsızlığını kazanır. Aşağılık duyguları gereklidir, normaldir, insanın gelişimi için önemlidir. Yaşam biçimi kişiliğin işleyişindeki esas ilkeler sistemi, parçaları kontrol eden bir bütünlük özelliğini taşır. Yaşam biçimi 4-5 yaşlarında oluşur ve sonraki yaşam bu biçime uygun olarak sürer. Yaşam biçimi belirli bir eksikliğin ödünlenmesidir. Adler’e göre kişilik kalıtım ve yaşantılardan yaratılır. Yaratıcı ben dünya gerçeklerinin nesnel, dinamik, bileşik kişisel ve kendine özgü biçimi olan, kişiliğe dönüştüren bir mayadır. Yaşama anlam verir, yaşam amacını ve bu amaca ulaşım yolları yaratır.
Kişi dışa açıktır. Dıştan gelen etmenlere kendi karar gücüyle karşı koyar. Karar gücü bireyin içinde bulunduğu ortama göre biçimlenir. İnsanı iten güç, libido gibi zevke, sekse dönük bir güç değildir. Bu belki kanallayıcı bir çabadır. İnsanların yaratıcı güçlerinin etkinliği topluma bağlıdır. Her şeyin bir nedeni olması ilkesinden çok, her şeyin bir amacı olduğu ilkesine dayanır. Bu amaç kişinin kendini gerçekleştirmesine neden olur. Her davranış bireyin kendi eksikliklerini tamamlaması yönünde bir çabadır. Azınlık toplumlarında aşağılık duygusu açıkça görülür.
ANALİTİK KURAM
(Carl Gustav Jung)

**Bilinçdışının iki kaynağı olduğuna inanır:
1. Kişisel bilinç dışı 2. Kollektif bilinç dışı
Kişisel bilinç dışı, bireyin kişisel dürtü ve düşüncelerinin birikimiyle oluşur. Kollektif bilinç dışı, içgüdüsel dürtüler, ilkel korkular, ırk yaşantıları ve inançlara dayalı duygu ve düşünce eğilimleridir.
Jung, görüşüne analitik teori demiştir. Kelime çağrışım testini kişiliğin gizli yönlerini analiz edebilmek için geliştirmiştir. Jung, çocuğun kişiler arası ilişkilerini ilk vurgulayanlar arasındadır. Ana babaların nevrotik tutumlarının çocuklar üzerinde yarattığı etki üzerinde durur. Bleuler, şizofreniyi ilk geliştiren kişidir. Jung, Bleuler ile çalışmıştır. Jung psikanalizi psikotiklerin tedavisinde kullanmıştır. Kişilik tiplerini ayırma girişiminde bulunmuş, içe dışa dönük kavramlarını ileri sürmüştür. Sanat eserleri, mitolojik temalar, dil ve rüyaların ve fantezilerin nevrozlarla ilişkisi üzerinde durmuştur. Dinin ve sembolizmin önemine değinmiştir. Ona yöneltilen eleştiriler, psikolojik, felsefi, mistik ve metafiziksel elementleri karıştırıp bir bileşen yapmaya çalışması üzerinde odaklaşır. Jung ve Freud psikanalistlerin ana kavramlarını ele alarak esaslı bir şekilde değiştirmiştir. Libido cinsel içgüdü değil, daha geniş anlamlı bir yaşam enerjisidir ve yaratıcı bir kuvvettir. Dışa dönük kişilik sosyal, iyimser; içe dönük kişilik ise dış gerçeklikten kaçan, az sosyal ve iç aleme dönük özelliktedir. İçe dönük kişilerin davranışlarını yöneten güç dışta değil içtedir. Onlar, dünya olduğu gibi değil bana görüldüğü gibidir diye düşünürler. Çok zor değişen katı yorum biçimleri ve eğilimlerine sahiptirler. Görünüş itibariyle sakin, sessiz, güç ilişki kurabilen kişilerdir.
Sıradan, hatta çocuksu bir maskenin altında melankolik bir karakter saklarlar. Dışa dönük, kolay uyum sağlayan, yeni ve bilinmeyene açık, rahatça güvenebilen bir özelliğe sahiptir. Bireyin karar ve davranışlarını öznel değer yargıları değil, dış dünya belirler. Düşünceleri olumlu ve iyimserdir. Dış dünyanın objeleri ile ilgilenir, onları değerlendirir. Amaçlı olarak bir araya getirip sentez yapar. Fakat bir defa sonuca vardı mı, konuyla ilgisi de son bulur ve yeni bilgiler aramaya başlar. Tek düzelik, durağanlık, dışa dönük için boğucudur.
Jung kişiliğin dört ana işlevini belirlemiştir:
1. Duyumlar 2. Düşünce 3. His 4. Sezgi
Kişilik tipleri de bu ana fonksiyonlardan hangilerinin hakim olduğunu belirlemekle tarif edilmektedir. Örneğin, dışa dönük tipte asıl düşünce egemenliği dikkati çeker (Duyum da olabilir). İçe dönük düşünme ise düşüncenin akışına, olayların kendi nesnel değerleri değil, içe dönük kişinin onlara yüklediği değerler hakimdir. Saf içe dışa dönük yapısına ender rastlanır. Daha çok bu fonksiyonlardan birinin başat olmasına rağmen diğerine ait izleri bulmak mümkündür. Jung’un bu sınıflandırması, kişinin sadece bilinçli davranışlarını içine almaktadır. Kişilik yapısının, tamamen belirlenebilmesi için bilinçdışının da araştırılması ve karakterlerin gösterilmesi gereklidir. Bireysel bilinçdışı, çocukluk anılarının ve kompleks adı verilen duygusal gerilimi olan fikirleri içerir.
Persona kişiliğin gerçekÞ Personality (Maske-Kişilik) egosunun üstüne geçirilmiş olan sosyal bakımından kabul edilebilir maskedir. Uyumu gerçekleştiren bir bölgedir. İnsanlığın büyük kısmını, kendimizi ideal bir hayale uydurmak için feda ederiz. Bu maskenin altında bulunan itilmiş arzuları, coşkuları, bağlantıları, gölgeyi temsil eder (Gölge, bastırdığımız hayvansal iç güdü ve duygularımızdır).
İç davranış denilen gölge, daima personaya zıt karakter taşır ve zor değiştirir. Gölge kişisel bilinçdışına ait bir süreçtir. Bireysel bilinçdışında bir değer, büyük kuvvettir. Erkekte dişi, kadında erkek karakterli olan anima ve animustur. Bir erkek için anima, kollektif bir kadın imajıdır. Kollektif bilinç dışında en eski hatta tarih öncesi insanı, hayvani iç güdüler bulunmuştur. Kollektif bilinçdışımız bir takım çok eski efsanevi hayallerle süslüdür. Bunlara Jung Arketip adını vermiştir. Arketipler bir taraftan hayal ve rüyalarda kendini gösterdiği gibi diğer taraftan da bilinçli davranışlara yön verir. Jung benlik ve egoyu birbirinden ayırmıştır. Ego bilinçliliğin merkezini oluşturur. Buna karşılık benlik, bilinçdışının merkezidir. Bir kişi benliği ancak, hayatının ikinci yarısında varabilir. Hayatın ilk yarısı öğrenme, çalışma, evlenme, çocuk yapma ve benzeri bir takım faaliyetlerle doludur. Kişi bu işlerini bitirdikten sonra kendine yönelebilirse benliğini kazanmaya çalışır. İşte bu evre 40 yaş civarında kişiliğin kendine döndüğü anda, bir takım psikolojik krizler biçiminde kendini gösterir. Freud 6 yaşı latans olarak göstermektedir. Halbuki Jung gerçek cinsel eğilimleri bu yaşta başlatır. Daha önceki evrede ortaya çıkan belirtiler, otomatik biyolojik gösterilerden ibaret masum çocuksu olaylardır. Ergenlik ve sonrasına önem verir.

ERIC FROMM
İnsan kişiliğinin ekonomik, sosyal, politik güçler eşliğinde geliştiğini söyler. Fromm, Freudian düşünceyi neomarksist düşünceyle birleştirmiştir. Ona göre insanların iki temel ihtiyacı vardır.
1. Fizyolojik (Varlığını koruma) ihtiyacı
2. Yalnızlıktan kurtulma ihtiyacı
İnsanların iki temel yönü vardır.
1. Yapmak ve olmak istedikleri kişi
2. Gereksinimlerine duyum bulma yönleri
Fromm’a göre insandaki kişilik, hayvandaki içgüdüsel sistemi belirtir. Ona göre insanda egemen olmuş olay içgüdüsel yandır. Bu içgüdüleri doyurabilmek için insanlar zamanla toplumsal duruma girme eğilimi gösterir. Fakat şimdiye kadar hiçbir toplum kişinin bireysel gelişimlerini karşılayamamıştır.
Bağımsızlık kavramı Fromm’da önem kazanır. Ona göre kişinin özgürlük sorununu çözmesi gerekir. Özgürlük bireyselliğin temelidir. İnsanı hem doğadan hem diğer insanlardan bağımsız kılar.
Primer bağ (birincil bağ) aileye toplum düzeyinde tümüyle bağımlı olma, temel eğilimdir. Bu bağımlılık, bireyselliği, mantığı, eleştirisel yargılamayı, yaratıcılığı engeller. Fakat kişiye güvenlik, rahatlık verir. Bağımsızlıkta boşluk, rahatlık vardır. Kişi iradesini kullanarak bağımlılıktan kurtulabilir. Ancak kendini bu şekilde gerçekleştirdikçe yalnızlaşır. Bu da kendisinin hiçbir şey olmadığı duygusunu getirir. Birey kendi özgürlüğünü başkalarına bağımlı çözer ya da suç işleyebilir. Bu da daha çok sıkıntı yaratır. Bireyin boyun eğme ile özgürlük arasındaki seçimi bağdaştırması, akıl, sezgi ve yaratıcılık işi yapmakla olur.
Fromm bireyin engellendiği zaman kullandığı savunma mekanizmalarına zorlayıcı tepkiler adını verir. Bu yönelim biçimlerinin hiç biri üretici değildir. İnsanın varoluş sorununu çözümlemede yetersiz kalır. Sağlıklı kişi, sosyal ilişkilerini seven, mantığını kullanan, ilgi gösteren, saygı duyan ve çalışan kişidir.
Fromm’a göre her toplumda bir yaratıcı kişilik yapısı vardır. Yani yaratıcı kişilik yapısını toplum belirler. Bireyin toplumsal kişiliği ve toplumsal bilinçdışı vardır. Toplumsal kişiliği, din, sanat, edebiyat, çocuklarını aile çevresi içinde yetiştirilmesi tarzlarıyla ilgilidir. Toplumsal kişilik bireyin özüdür. Yalnızca davranışları biçimlendirmekle kalmayıp aynı zamanda onun düşünce biçimini,coşkularını, giderek dış dünyayı ve bu dünyayla ilişkilerindeki tüm algılarını etkiler. Toplumsal kişilik birey için çok önemlidir. Bireyin, toplum isteklerine en az psikolojik yıkımla ve olabildiğince etkin biçimde uyum göstermesini sağlar. Toplumsal kişiliğin esas işlevi, toplumun üyelerinin güçlerini biçimlendirmektir. Bu topluma uyum biçimi bireyden bireye farklılık gösterir. Bu da farklı kişilik tiplerine yol açar. Fromm’a göre önemli olan bireylerin istedikleri gibi davranmaları ve topluma uyum sağlayarak doyum bulmalarıdır.

KAREN HORNEY
(Sosyo-Kültürel Etkiler)

Karen Horney, psikanalizde ilk kadın psikologdur. Horney, çevresel etkenlerin kişilik gelişiminde önemli olduğunu söyler. Libido ve içgüdü kavramlarını reddeder. Ona göre insanlardaki temel eğilimler güven ve doyum arzularıdır. Bu arzular ve sosyal ilişki örnekleri kişiliği şekillendirir. Horney, nevrotik karakter oluştuğunda sosyo-kültürel etkinliklere dikkat çekmiştir. Horney’e göre temel anksiyete, bütün nevrotik belirtilerin esas kaynağıdır. Bunun oluşumunda bireyler arası ilişkiler esas rolü oynar. Düşman bir dünya içinde yardımsız ve olma hissi temel anksiyeteyi doğurur. Temel anksiyete, kişilik bütünlüğü üzerinde sürekli yaygın etkisi olan kronik bir haldir. Horney’e göre temel sıkıntıya karşı şu savunma mekanizmaları oluşur:
a. Sevgi b. Teslimiyet C. Kudret d. İçine dönme
Sevgi ve teslimiyet kişiyi, insanlara olumlu, yapıcı bir şekilde; kudret ise güç arzusuyla olumsuz ve düşmanca yaklaştırır. İçine dönme kişiyi insanlardan, toplumdan uzaklaştıracaktır. Herkes sevgiye muhtaçtır. İnsan kendini güvende hissederse, sevgi ihtiyacını grubu içinde dostları arasında karşılıklı eşitlik çerçevesinde doyurur. Güvensizlik hisseden kişi ise, aşırı aşk ve sevgi ihtiyaçlarında, hiçbir fark gözetmez. Etrafındaki ilişkilerinde ön planda olmayı ister.
Güvensiz olanlarda, güç ve prestij isteği patolojik bir hal alır. Diğer bir özellik de başkalarını ezme eğilimidir. Bugünkü kültürün gerçeği olarak ortaya çıkan bu eğilim, patolojik sınıra yakın sadistlik, saldırgan davranışa yol açar. Horney’e göre nevrotikler, katı hareketleri esnek olmamaları, kendi potansiyelleri ve davranışları arasında çelişkili olan kimselerdir. İzolasyon korkuları vardır. Kendilerini terkedilmiş ve tehlike içinde hissederler. Kendilerine inançları yoktur.

Bu anksiyeteden korunma çabaları şöyle sıralanabilir:
1. Sevgi kazanarak (sevgi)
2. Baş eğerek (teslimiyet)
3. Güçlü olarak (kudret)
4. İnsanlardan kaçarak (içedönük)
5. Sömürücü-alıcı kişilik kazanarak
6. Popüler olma çabasına girerek
7. Olduğu gibi değil, istediği gibi görünerek (benliğinden uzaklaşarak)
8. Herkesten daha iyi olmaya çabalayan
9. Bağımsızlığı ve öz yeterliliğe yönelerek
10. Yanlış yapma korkusu içinde kusurlu yönlerini örtme çabasına
girerek.
Horney’e göre anksiyeteyi yaratan şartları kaldırırsak tedavi başarılı olabilir. Tedavi aşamaları:
• Üç temel yolda giden bilinçdışı amaçlarını anlayabilmek (insanlara doğru yönelen, saldırgan olarak güçlü olmaya çalışan, kendini insanlardan çekerek)
• Çatışmanın nasıl olduğunu hastanın bilincine getirmek
• Transferans, rezistans (direnç, hastanın terapisi) ve serbest çağrışım yöntemlerini kullanarak kişiye nasıl olduğunu anlatmak ve çözüme varmasını sağlatmak.

Horney kadın ve erkek arasındaki farklılığın, cinsel organ farklılığından ileri gelmediğini söyler. Freud’un ve Adler’in kadını aşağılayan tutumlarına karşı çıkar. Ona göre Odipal çatışma babaerkil toplumlarda görülür, anaerkil toplumlarda görülmez. Bu da erkek cinsine imrenme özelliği olmadığını, erkeğin gücüne imrenmenin olduğunun kanıtıdır. Bu gücü ona toplum verir. Yanlış eğitim çocuğu sorunlu kılar. Saldırganlık doğuştan değildir. Saldırganlık, güvenlik duygusunu sürdürmek için oluşturulan bir savunma mekanizmasıdır.

Freud’un Genital Dönem Karakteri :
Uyarımı boşaltabilme, reaksiyon formasyonları sonlandırırken (tersine tepki oluşturma mekanizması) yüceltme (süblimasyon) mekanizmasını kullanmayı arttırır. Duygular artık bastırılamaz, ego tarafından kullanılır. Bilinçdışı suçluluk duyguları ve oidipus kompleksi azalır. Freud, anal dönemle fallik dönem arasında bir dönem daha tanımlamış ve bu döneme üretial dönem adını vermiştir. Bu dönemde fissaksiyonlar, üretial oluşumuna neden olur. Üretial karakter yarışmacılık, hem cinsellik hem de başarı ile ilgili konularda vardır. Sürekli çevresindeki insanlarla rekabet içindedir.
Þ Parataksik Distortion:Sullivan
Bir kişiye karşı, geçmişteki başka kişilerle o kişiyi özdeşleştirmekten dolayı ya da çarpık değerlendirmelerden ya da fantezilerden dolayı yanlış değerlendirmeler yapma ve buna uygun tutum göstermedir (Bu kavram Freud’un transferansına benziyor). Parataksik distortion’u önlemek için kişinin kendi duygu ve düşüncelerini başkalarınınkiyle değerlendirmesi gerekir. Buna concensual validation denir. Bu, tutumun geçerliliğini test etmedir. Örnek, bir kişi nefret ediyorsa buna concensual validation denir. Sullivan’da temel olan şeyler: Bebek ile anne baba arasındaki iletişimsel süreçler üzerinde durmuştur.
Bireyin sosyal bir fenomen olana kadar geçirdiği dinamik evreler üzerinde durmuştur. Hasta terapist ilişkisi üzerinde durmuştur. Terapistin rolünü katılım gösteren bir gözlemci olarak yeniden tanımlamıştır.

PSİKODİNAMİKLER ve PSİKOPATOLOJİKLER

Psikiyatriktik hastalıkların anlaşılmasında önemli rol oynayan
3 temel yaklaşım vardır:
1. Tip temeline dayanarak, organik patoloji ile ilgili akıl hastalıklarının temelinde anatomi, nörofizyolojik ve biyokimyasal bozuklukların olduğu inancından yola çıkan görüş açısı,
2. Sosyal psikiyatrik yaklaşım, bireyin hastalığının kökeninde ve gelişiminde çevrenin, özellikle aile ve toplumun önemli rol oynadığı inancından yola çıkan görüş açısı,
3. Sorunun temelini geçmişte arayan psikodinamik yaklaşım, psiko dinamikler sağlıklı ve hasta kişiler üzerinde, zihinsel işleyişler üzerinde çalışır ve kişilik gelişimi ve bunun bireysel yaşantılara etkisi terimleri çerçevesinde olmaya çalışır. Psikodinamik yaklaşım psikolojik süreçleri fizyolojik terimlerle açıklamaz. Fakat psikolojik yaşantıların beyin işleyişine bağlı olduğu gerçeğini de yadsımaz.
Psikopatoloji, anormal zihinsel işleyişlerle ilgilenir. Normal ve anormal psiko dinamikler önemli derecede birbirleriyle ilişkilidir. Psikodinamik bilgilerin büyük kısmı psikoterapi gören hastaların klinik gözlemlerinden çıkarılmıştır. Psikodinamik yaklaşımın yöntemi, doğal bilimlerin yönteminden çok farklıdır. Sadece davranış gibi ölçülebilir, objektif olarak gözlemlenebilir, bir konuyla ilgilenmesiyle kısmen yakınlaşır. Kişiliğin gelişimi, bireyin içrer sübjektif yaşantılarıyla, özellikle duygu ve fantezileriyle ilgilenmesiyle, diğer bilimsel yöntemlerden uzaklaşır. Yaklaşım geçmişe yönelik ve çocukluk yaşantılarımızı tanımlamaya dayanan özellikte olup, deneylerle kontrol edilmesi oldukça güçtür. Psikopatolojide sistemli çalışmalar, Freud’un histerik vakalar üzerine olan çalışmalarıyla başlar. Bilinçdışı olgulara ve çocukluk gelişimine verilen önemle, psikopatoloji büyük ilerlemeler kaydetti. Freud’un saldırganlık ve cinsellik ile biyolojik içgüdülere verdiği önem, insan kişiliğini anlamada temel oldu. Daha sonraları Freud teorisinde değişiklikler yaparken, diğer psikanalist ve psikoterapistler, ileride yeni değişiklikler getirdiler. Kişiliğin daha akılcı ve bilinçli olan kısmı ego psikolojisine ilgi, Anna Freud ve Heinz Hartmann’ın etkisiyle ve insan ilişkilerindeki sorunlar ve toplumun etkisinin göz önüne alınması ile arttı. Melanie KLEIN erken bebeklikteki, önceleri anne bedeninin bir kısmıyla daha sonra da bir bütün olarak anne ile olan ilişkiler şeklindeki gelişimsel süreci vurguladı.
Neo-Freudianlar, insan kişiliğini bütün olarak işlev gören bir ünite olarak, yaşadığı kültür içindeki ilişkileriyle ele aldılar. Ericson, özellikle ergenlerde kimlik oluşum sürecine önem verdi. Varoluşçu psikiyatristler hastanın güncel yaşantısını ve içinde yaşadığı dünyadaki varolma şeklini anlamaya önem verdiler.

Birçok psikologun kabul ettiği bazı temel kavramlar vardır:
1. Tüm psikolojik fonksiyonların temelinde, kişinin organik yapısı vardır. Fakat biz psikodinamik içinde psikolojik terimlerin kendisiyle ilgileniriz.
2. Kişilik, biyolojik olgunlaşmanın sonucunda gelişir ve çocukluk, aile, kişiler arası ilişkiler ve toplum tarafından etkilenir.
3. Cinsel ve saldırgan dürtüler bireyin kişiliğini, hastalıkta ve sağlıkta büyük ölçüde etkiler.
4. Bilinçdışı işleyişe ait bilgiler, rüyalar, dil sürçmeleri, unutma gibi normal ve anormal psikolojik fonksiyonlarının anlaşılmasında temeldir. Bilinçdışının bir kısmı doğuştan olmakla birlikte bir kısmı da duygu ve düşüncelerinin bastırılması sonucunda oluşmuştur. Bilinçdışı rüyalarda ve sembolik nevrotik belirtilerde ifade edilebilir.
5. Freud insan kişiliğinin yapısında üç kavram geliştirmiştir. İd, ego ve süper egodur. Bunları yapısal aktiviteleri olarak değil, psikolojik fonksiyonları tanımlamaya yarayan terimler olarak düşünmek gerekir. İd, temel doğuştan gelen dürtülerdir. Özellikle hemen doyum isteyen saldırganlık, cinsellik gibi dürtülerle tanımlanır (zevk prensibi). Ego, daha gerçekçi, kontrollü, kısmen bilinçli, kısmen bilinçdışı olan id impluslarını kontrol eden ve çevrenin isteklerine ve süper egoya göre uyduran yönüdür (gerçeklik prensibi).

PSİKODİNAMİK KAVRAMLARIN UYGULANIMLARI
1. Psikodinamik kavramlar insan kişiliğini bir bütün olarak iç yaşantılar ve davranışlarıyla, hastalıkta ve sağlıkta anlamaya yardımcıdır.
2. İnsan ilişkilerinin doğasını anlamada yardımcıdır.
3. Bunun için özel bir şekli olan terapist hasta arasındaki ilişkileri anlamada yardımcıdır. Hastalar özellikle, çocuklarında anne babaya ya da ailenin diğer fertlerine gösterdikleri duygusal tepkileri yeniden yaşama eğilimindedirler. Bu transferans olayı, tüm insan ilişkilerinde meydana gelir. Fakat özellikle, psikanaliz ve psikoterapi önem taşır. Terapistin, hastasına olan uygunsun tepkisi kontr-transferans olarak bilinir.
4. Bütün psikoterapiler, özellikle analitik yönelimli psikoterapi, psikodinamik kavramlar üzerine temellenmiştir.
5. Psiko nevrozların nedenleri (anksiyete, fobi, konversiyon histeri, nevrotik depresyon, obsesyonel nevroz) ve psiko nevrotik semptomların anlamı, en iyi şekilde psikodinamik terimlerle anlaşılabilir.
6. Aynı şey kişilik bozuklukları için de geçerlidir. (Örnek: Histerik kişilik bozukluğu, obsesif kişilik bozukluğu gibi, cinsel sapkınlıklar.)
7. Psikozların semptom molojisi (şizofreni, duygu bozuklukları) kökenlerinde psikolojik, sosyal, organik faktörlerin olmasına karşın psikodinamik terimler şeklinde anlaşılabilir.
8. Psiko somatik bozukluklar (bir organ bozukluğu. Organda herhangi bir bozukluk yoktur. ) ülseridif gibi hastalıklar¼Psikolojik olarak ülser, astım, deri hastalıkları psikodinamik terimler şeklinde anlaşılır.
PSİKOPATOLOJİ VE PSİKODİNAMİK
Rüyaların Analizi: Freud’un en önemli keşiflerinden biri rüyaların psikanalitik teorisidir. Rüyaların serbest çağırışım yöntemiyle üzerinde durmakla, represif (bastırılmış) bilinçdışı materyallerin bilince getirileceğini belirtmiştir. Böylelikle rüyaların analizi, bilinçdışına giden mükemmel bir yol olarak görülür.
“The İnterpretation of Dreams” kitabın yorumlanmasıyla, kendi rüyalarını analiz etmiş ve teorisini formüle etmiştir. Kısaca rüyanın bilinçdışı istek ve implusları, geçmiş günlerde yaşanan olayları materyal olarak kullanarak ifade ettiğini söylemiştir. Ancak bilinçdışı rüyanın içeriği, sansür yoluyla gizlenir, değişikliğe uğrar. Güncel tarzdaki rüyalara dönüşür. Sansür sembolizasyon yoluyla yapılır. Rüyada görülen bir obje, kendisi olarak değil bir şeyin sembolü olarak vardır. Örnek; bir ev anneyi, merdivene çıkmak veya tepeye ulaşmak cinsel ilişkiyi sembolize eder. Gizli anlam aynı zamanda deplasman (yön değiştirme-bir kişinin patronuna kızıp kapıyı çarpması) yoluyla da gizlenebilir. Rüya görenin saldırgan amacı, rüyada bilinmeyen bir yabancıya yöneltir, o saldırgan olur. Kondansasyon (yoğunlaştırma) rüyada görülen üçüncü bir süreç olur. Birkaç farklı anlamın bir rüya imajında sunulmasıdır. Serbest çağırışım yöntemiyle, görünürdeki rüyanın altında yatan gizli anlam keşfedilir. Freud’a göre rüyalar halüsinatör istek yerine getiricilerdir. Birey uyurken istekleri yerine gelir. Yeni fizyolojik çalışmalarda Freud’un bakış açısını doğrulamaktadır. Herkes rüyasında represe ettiği ve unutulmuş olduğu şeyleri görür ve rüyada, harekette azalma, dış dünyaya farkındalığında azalma artmış ve jetatif sinir sistemi aktivitesi ve rüyanın içeriğine bağlı olarak cinsel uyarım eşlik eder. Uyku esnasında yapılan EEG çalışmaları bireyi düzenli aralıklarla hızlı göz hareketleri şeklinde rüya görülen uyku yaşadığı (REM) görülmüştür. Bu safha yaklaşık olarak her gece 90 dakikada bir olmak üzere her gece birkaç kez tekrarlanır. Bir yetişkinin uykusunun % 20’sini teşkil eder. Eğer birey bu fazda uyandırılırsa rüyasını canlı bir şekilde anımsar. Eğer bu faz sonrasında uyandırılırsa rüyanın büyük kısmı unutulmuş olur. Deri direnci ve kas tonunda yapılan ölçümler REM sırasında canlılığın azaldığı ve yaygın motor parelizi (hareketlerde felç durumu) olduğu şeklindedir ve erkeklerde sıksık ereksiyon deliliğine rastlanır. Freud’un rüyalar istek getiricilerdir şeklindeki bakış açısı, bireyin çatışmaları ve bunları çözme deneyimlerine ilişkin şeklinde değişime uğramak zorundadır. Görünümdeki rüyanın anlamını anlamak, altında yatan gizli anlamı anlamaksızın da mümkün olabilir. Sembolizm, diğer insanın zihinsel işleyişleri gibi rüyalarında da çok önemli rol oynamakla birlikte, bir sembol her birinin geçmiş ve şimdiki yaşantıları ve ait olduğu kültüre göre bir çok farklı anlam taşır. Bu değişimlere rağmen Freud’un rüya kavramı yeni bir fizyolojik çalışmalarca da doğrulanmaktadır.
PSİKANALİTİK PSİKOTERAPİLER
Psikanaliz: Freud’un hem terapi yöntemine hem de teori sistemine verilen addır. Bilinçdışını anlamak için serbest çağrışım, direnç analizi, transferans analizi terapide önem taşır. Bireyin yaşamını etkileyen bilinçdışı güçler anlaşılmaya çalışılır. Analizin amacı, bireyin kişiliğini yeniden organize etmektir. Psikanalitik terapist, öncelikle kendini analizden geçirmek zorundadır. Bu analizde terapist, kendi psikolojik yönlerini farkeder. Çocukluk yaşantılarının kişiliğine etkisini öğrenir. En çok nevroz ve karakter bozukluklarının tedavisinde yararlıdır. 45 yaşından sonra bu tedavinin uygulanması güçtür. Görüşmeler 45-60 dakika arasındadır. Haftada 4-5 gün uygulanır. Tüm tedavi 1-3 sene sürer. Esas teknik serbest çağrışımdır. Rüya analizi ve diğer teknikler yardımcıdır. Çocukluk ve geçmiş yaşantısındaki kişilerle olan tutum ve davranışlara ilişkin duygular, bu duyguların yarattığı savunmalar ve anksiyete üzerinde durulur. Rezistans (direnç), bilinçdışı materyalin bilince gelmesini engelleyen karşıt güce denir.
Ani sessizlikler, inkarlar, konuşma kesilmeleri, unutmalar, utanmalar ve güçlü duygusal tepkiler direnç belirtileridir. Direnç genellikle hastalığın transferansından kaynaklanır. Geçmişteki cezalandırıcı, eleştirici kişiyi terapiste yansıtarak terapist imajını saptırmıştır. Rezistans çeşitleri şunlardır:
kişinin iyileşemeyeceğine olanÞa. Depresyon rezistansı inancından kaynaklanır.
amacı terapistÞb. Transferans rezistansı hakkındaki düşünce ve duyguların açığa çıkarılmaması amacını taşır.
Hastanın bilinçdışı olarak utançÞc. Süperego rezistansı duymasıdır. Saldırgan ve cinsel duygularının ortaya çıkacağı zaman gösterir.
Hastanın temel duygusunda kaynaklananÞd. İd rezistansı davranış örüntüsünün değişmesinden duyulan, anksiyete ve korkunun ifadesidir.
Þe. Sekonder kazanç rezistansı
Transferans: Hastanın analiste olan duygusal tepkisidir. Çocuklukta oluşan, ebeveyne karşı hissedilen bilinçdışı duygusal tutumların, hastanın analistle olan ilişkisinde tekrarlanmasıdır. Terapiste karşı olan bu duygu ve tutumlar dostça, saldırganca ya da ambivalon (duygusal ikilem yaşamak – bir kişiyi aynı anda sevme ve nefret etme) olabilir. Terapist bu duygu ve davranışları objektif bir tarzla, hasta ile birlikte gözden geçirmekte ve özüne inmeye çalışmalıdır. Terapist bu durumda şaşırmamalı, bozulmamalıdır. Transferans çarpıtmaları görünce hasta, geçmiş yaşantısındaki yanlış algılamalarını anlar.
Kontr-Transferans: Hekimin hastaya gösterdiği öfke, sabırsızlık ve küskünlük gibi olumsuz tutumlardır. Bunun nedeni, bilinçdışı duygularının hastanın etkisiyle ortaya çıkması ve terapistin bu durama tepkide bulunmasıdır. Kontr-transferans durumundaki terapist, kendi bilinçdışı duygularının ortaya çıkmasına izin vermemelidir. Bu hasta ile olan ilişkisini bozar ve terapistin başarısızlığına neden olur.
Yorum: Terapist hastanın zihinsel işleyişini ve davranışını anlamaya çalışır. Hasta sıklıkla zihinsel işleyişinin farkında değildir. Terapist hastanın serbest çağrışımları, davranışları, yakındığı semptomlar arasında bağlantılar kurar ve yorum halinde açıklamalarda bulunur. Bu yorumlardan hasta, sosyal davranışlarının bozulmasına neden olan dinamik motivasyonlara iç görü kazanır. Bu yorumlar hastada anksiyete yaratır. İnkar, öfke, rezistans şeklinde kendini belli eder. Terapist yorumlarını hiçbir zaman empoze etmemelidir. Zorla kabul ettirmeye çalışmamalıdır.

Þ SULLIVAN Sadece davranışı bireyler arası ilişkilere dayandırmıştır. Ona göre algılama, bellek, düşünme ve tüm diğer psikolojik süreçlerde insan ilişkileri vardır. Rüyalar, kişinin diğer kişilerle ilişkisini yansıtır. Sullivan, kuramını 3 grupta toplamıştır:
1. Ben, ben dinamizmi, ben sistemi
2. Altı aşamalı kişilik yapısı (bireyler arası ilişkilerin getirdiği ve oluşturduğu)
a. Dilden faydalanma
b. Etrafındakilerle beraber yaşama
c. Kendi cinsiyle yakın ilişki
d. Karşı cinsiyle yakın ilişki
e. Amaçlı bir davranış tarzı
f. Edindiğimiz deneyimler üzerine kurulmuş olgun yaşayış
3. Edindiğimiz deneyimler ve bunların şekilleri
Ben, kişiler arası ilişkilerle gelişen türlü süreçlerin dinamik bir merkezi, enerji dizgesidir. Varsayımsal kavramdan başka hiçbir değer taşımaz. Amaç sıkıntıdan kaçmaktır. Gerilim azaltıcı eylemlerde bulunmaktadır. Başkaları tarafından kabul görmek, güveni görmemek sıkıntıyı yaratır. Kişilikte önemli olan süreçler şunlardır:
Dinamizm : Bireyin canlı bir varlık olarak yaşamını sürdürdüğü dönem içinde organizmayı belirleyen, oldukça değişmez enerji dönüşümleridir. Tüm insanlarda aynı dinamizm bulunmakla beraber, dinamizm biçime, duruma, kişinin yaşantılarına göre değişir. Dinamizmlerin çoğu organizmanın temel ihtiyaçlarına doyum sağlama konusunda çalışır.
Personifikasyon : Bireyin kendisi ve diğer insanlar hakkında geliştirdiği imgedir. İhtiyaçların karşılanmasına ve sıkıntıya ilişkin yaşantılar sonucu ortaya çıkan duygular, tutumlar karmaşasıdır.

admin Yazar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir